Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2011 Çarşamba

Entellik Üzerine

Cumartesi gecesi, Woody Allen'ın son filmini izliyordum. Zengin, havalı ve günlük hayattan hoşlanan bir kızla nişanlı 'entel' birinin hikayesini anlatıyordu. Zaten Allen'ın çoğu filmi, kendisi gibi enteller hakkındadır. Mesela iki önceki filmi olan Whatever Works, yaşlı bir entelin hayatla çekişmesinden ibarettir.

Her neyse, filmde Owen Wilson'un oynadığı (aslında Allen'ın alteregosu olan) karakter Paris'in sokaklarında gününü gün ederken, ben de entellik hakkında düşündüm. Ben de kendimi entel ilan ettim ya bazen soruyorlar: "Neden kendine entel diyorsun?" diye. Filmi izlerken de buna örnekler buldum.

Entel, herkes gibi düşünmez, üstelik düşünmeyi de sevmez. Hani denir ya "İlla bir çıkıntılık yapacaksın!" diye işte entel, o çıkıntılık yapandır. Mesela bir şeyin farklı bir bakış açısı varsa, entel illa o açıyı bulmaya çalışır. Bulamasa da bulmuş gibi yapar. Ya da öyle saçma bir yerinden olayı tutar ki abartılı bir yorum yapar. Bir misal vereyim buna, zamanın birinde Zeki Demirkubuz bir söyleşi yapıyormuş. Bir seyirci kalkmış, filmin bir sahnesinde olan akvaryumdan yola çıkarak karakter hakkında uzun yorumlara girmiş. Adam konuşmayı bitirince Demirkubuz demiş ki, "Ya neden her şeye anlam yüklemeye çalışıyorsunuz ki? O mekanda akvaryum zaten vardı, orada bırakıverdik. Filmde gördüğünüz her şeyin illa bir sebebi olması gerekmez!"

Aslında entellektüelle enteli ayıran çizgi de buradadır. Entellektüel biri de, bir olaya farklı bir açı getirebilir ama bunu kararında yapar çünkü bunun için altyapısı vardır. Ya düşündüm de aslında entellektüel-entel ayrımı yapmak da biraz saçma. Sonuçta diğer insanlara hep batıyorsun. Filmde bir sahne var, iki nişanlı gezinirken bir anda yağmur iniyor. Bizim entel yürümek istiyor. Diğeri hemen taksi çağırıyor, binmeye zorluyor diğerini. Hayatta da böyle. Normal olanı yapman gerek, normal filmi izlemen gerek, bestseller okuman gerek, normal bir düzende yaşaman gerek. Tabii biraz da sistemin getirdiği bir şey bu. Aynı şeyleri yapmalısın ki aynı ürünü daha fazla kişi alabilsin!

Konu dağılıp gitmeye müsait. Anlatmaya çalıştığım şu aslında, bu dünyada (yalandan da olsa) farklı davranıp farklı bir tarz oluşturmak istiyorum. Mesela aynı gün arka arkaya 4 film izlemek hoşuma gidiyor, entellik mi, evet entellik. Hayatı böyle yaşamak, ayrıksı olmak, göze batmak, vs...

Biraz da hayatı, onun sana sunduğu gibi yaşamak. Yağmurlu havada yürüyebileceğin birini bulmak. Hayatın kıyısında yaşadığını sanmak ama tam merkezinde yaşamak. Garip bir detaya kafayı takmak. Bazı şeyleri biriktirip bazılarını da biriktirememek. Entellik biraz bu. Bir kalıba girememek. Herkesin entelliğinin farklı olması. Allen'ı bundan seviyorum işte, hep aynı kişiyi anlatıyor ama her hikayesi olabildiğince farklı. Değil mi yoksa?

12 Aralık 2010 Pazar

Filmler...

Millenium Üçlemesi

Üçlemenin ilk filmi olan The Girl with the Dragon Tattoo'yu yazın izlemiştim ve yazmıştım bloğa. İzlemekten son derece keyif alınan, falsosu bulunmayan ve gayet klasikleşebilecek bir polisiyeydi. Zaten ilk filmin kopardığı fırtına, sürükleyici polisiye etiketinin altını dolduramayan iki devam filminin de dünyanın radarına girmesini sağladı. Ben de merak edip izlediğimde şu özellik öne çıkıyordu: İzlerken ana akım sinema gramerini başarıyla kullanmasından ötürü seyirciyi kendine hayran bırakan lakin film bitince kafada cevaplanmayan sorular bırakan ve ana akıma yakın durmak adına gereksiz hamlelerle filmi heba eden filmler bunlar.

Ama bence esas handikabı şu: Baştan mini dizi formatında tasarlanan ve öyle de çekilen yaklaşık 360 dakikalık malzemenin, ilk filmin başarısının ardından yeniden kurgulanıp iki filme dönüştürülmesi. Bu sebepten ötürü ortaya çıkan ciddi kurgu hataları filmleri oldukça zedeliyor. Buna TV formatının senaryo kuralları eklenince hatalar katmerleniyor.

Tüm eksiklerine rağmen iki devam filmi de, öncülünün başarıyla uyguladığı politik tabanlı polisiye türünün iyi birer örneği olmayı başarıyor.

Av Mevsimi

Filmin başlarında bir sahne var: Çömez polis, seri katiller üzerine bir tez yazmakta olduğunu söylüyor. Üstü de "Türkiye'de seri katil yoktur ki!" diyor. Çömez de cevabında, zaten neden seri olmadığını araştırdığını anlatıyor.

Aslında filmin biraz dolaylı da olsa güzel bir özeti, bu sahne. Türkiye bence polisiyelik bir ülke değildir. Bu yüzden de filmde bir sürü cevaplanamayan soru var. Dikkatli bir polisiye izleyicisi veya okuru, bunları açıkça görebilir. Bu halde Türkiye'de polisiye çekmek akla zarar bir iş. Dediğim üzere Turgul'un filminde de bundan kaynaklanan hatalar görülüyor.

Ama filme derinlemesine bakmazsanız, çok hoş bir seyirlik olduğu göze hemen çarpıyor. Bir kere Turgul, her zaman olduğu gibi senaryo üzerinde çok ciddi çalışmış. Polisiye türünün ana trüklerine sahip. Bir garip cinayet, bunu çözmeye çalışan bir vefakar polis ekibi, katilin cinayet sebebi, bu olayların ekibin ve katilin çevresini etkilemesi, vb. Üzerine çok az Türk filminde görebildiğimiz çok doğal bir diyalog ve atmosfer çalışması. Buna klas bir kadro, başarılı performanslar ve başarılı bir teknik çalışma da eklenince filmi izlemek, çok keyifli oluyor.

Ama Turgul bazı detay ama önemli polisiye numaralarını atlayınca film, keyifli olmasıyla kalıyor. Bir kere filmin alt metni bomboş. İyi bir polisiyenin olmazsa olmaz bu kuralını atlamış. Bazı yan öyküler ya inandırıcı değil ya da havada asılı kalmış. Ama bence bu eksikliklerin başlıca nedeni, yazının başında da belirttiğim üzere hikayenin Türkiye'de geçmesi.

Rabbit Hole

John Cameron Mitchell en sevdiğim yönetmenler arasındadır. İlk 2 filmi, oldukça özgün ve sıra dışıydı. Bu özelliği, sinemada farklı bir tat arayanları cezbediyordu. Açıkçası Mitchell'ın yeni filmini duyunca delirdim. Hele şükür farklı bir şeyler izleyebilecektim, hayatı farklı bir açıdan görecektim.

Ama Rabbit Hole son derece olağan bir Hollywood draması. Filmin yönetmeninin Mitchell olduğuna dair tek kanıt, filme adını veren çizgi romanın stili ve bu, bir Mitchell hayranı için çok az.

Nicole Kidman ile Aaron Eckhart'ın oynadıkları bir çiftin, 4 yaşındaki oğullarını kaybetmelerinin ardından yaşadıkları durumu izliyoruz 91 dakika boyunca. Halli dramatik bir film. Heyecansız ama falsosuz bir dram. Kidman'ın ve annesinin oynayan Dianne Wiest'in performansları Altın Küre ve Oscar listelerinde olabilir.

Monsters

District 9 ile bilim-kurgu bağımsız sinemaya da geçiş yaptı. Efekt yapmak, hele uzaylı yaratmak hala pahalı olsa da eski efektçiler yavaş yavaş yönetmenliğe geçtikçe daha çok serbest bilim-kurgu izleyeceğiz.

Monsters da eski efektçi Gareth Edwards'ın yazdığı, yönettiği, birebir çektiği ve efektlerini de yaptığı bir film. Hani mecburen birlikte yola çıkmak zorunda kalıp yol sonunda ayrılırken birbirlerine aşık olan çifti anlatan film türü vardır ya (en eskisi ve güzeli It Happened One Night'tır). İşte o çiftin uzaydan gelen yaratıklarla dolu bir bölgeden geçtiği hali, bu filmde. Gayet bağımsız film havasında, zaten ünlü oyuncu sıfır. Hatta sadece 2 oyuncusu var, gerisi figüran. Efektleri çok başarılı, hakkını vermek gerek. Beni pek cezbetmedi ama İngiltere'de çok popüler ve bayağı beğenilen bir film.

You Will Meet A Tall Dark Stranger

Woody Allen hastası olarak, her yeni filmini heyecanla beklerim. Son filmi de yine heyecanla bekledim ama bu sefer sonuç hüsran oldu. Bana film inanılmaz yapay geldi. Bir piyes havasında, oldukça savsak senaryo ve performanslar. Sanırım izlediğim en kötü Allen filmi! (İçimden yazmak bile gelmiyor.)

Easy A

Sanırım şu ana kadar 2010'un en komik Hollywood filmi bu. Bunun bir sebebi de 2010'un oldukça berbat geçmesi. İnşallah bu konuda hacimli bir yazıya vakit bulur ve sizlerle paylaşırım.

Easy A benim pek sevdiğim bir alt-tür olan lise komedisi. Çok hoş ve zekice yazılmış ve uygulanmış. Bu türün altın çağı 80'lere de bol bol gönderme yapması ve hatırlatması da başka bir artısı. Ben oldukça güldüm, hoşnut da kaldım. Ama bu türü sevmeyenlere bayağı itici gelebilir.

Bu arada neden her lise komedisinde illa 'Bad Reputation' çalmak zorunda anlamıyorum. Tamam, gençlik öfkesine cuk oturuyor ama her filmde de kullanılmaz ki!