sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2011 Çarşamba

Benim En İyi 10 Türk Filmim

İlgilenenler zaten çoktan duymuştur, Sinema dergisi 'En İyi 100 Türk Filmi'ni seçiyor. Kapanmadan önce Empire Türkiye de böyle bir seçime niyetlenmişti. Darısı Sinema ekibineymiş.

Dergi ekibi ünlü sinema tarihçisi Agah Özgüç'e 350 filmlik bir liste hazırlatmış. Oy kullanacaklara da 10 tanesini sırayla belirleyin demiş. Yani filmleri kafanıza göre seçemiyorsunuz. Ama açıkçası liste de gayet uygun hazırlanmış. Benim listemdeki tüm filmler zaten var. Yeni nesil, bunalmasın diye Recep İvedik bile eklenmiş. Herkesin şerbetine göre liste oluşturulmuş.

Ben de bir süre önce filmleri belirleyip oyumu kullandım. Kasımda sonuçlar açıklanmadan önce de buraya yazmak istedim. Her filmi neden seçtiğime dair ufak bir yazı da olacak.

Listeye geçmeden 10 Ekim'e kadar oy kullanabileceğinizi belirtiyim: www.eniyiyuzturkfilmi.com

10) Sonbahar (2007 - Özcan Alper) : Bir Türk erkeğinin dışarıya gösteremediği ama içinden yüzleşmek zorunda olduğu sorunları harika bir sinematografik dille anlattığı için. Bunun yanında önemli bir politik yarayı çok iyi yedirebildiği için. Az parayla bu kadar yalın ve kusursuz bir film olduğu için.

9) Aaah Belinda (1986 - Atıf Yılmaz) : Türk Sinema Tarihi'nin en iyi senaryolarından birine sahip olduğu için. Türk kadınının modernleşmeden sonraki aile ve toplum içindeki konumunu saptadığı için. Müjde Ar'ın reklam sırasında boyut değiştirdiği sahne ve Ece Bar'daki sahne için.

8) Sevmek Zamanı (1965 - Metin Erksan) : Sembolizmi Türk Sineması'nda bu kadar iyi yansıtabilen tek film olduğu için. Divan Edebiyatı'nda da var olan 'surete aşık olma' konusunu bir filmin ana konusu yapabildiği ve bunu, dönemin Yeşilçam melodramlarıyla harmanlayıp kusursuza yakın bir film olduğu için. Müşfik Kenter'i, gencecikken izlememize olanak verdiği için.

7) Yol (1981 - Şerif Gören) : Yılmaz Güney'in kusursuz senaryosu için. Türkiye'deki bazı sorunları birbirine karıştırmadan, abartmadan ve olduğu gibi yansıtabildiği için. Enfes oyuncu kadrosunu seyredebilmek için.

6) Muhsin Bey (1986 - Yavuz Turgul) : Günümüzde ayyuka çıkan, kent toplumu-kırsal kesim arasındaki farklılıkları, yozlaşmayı, toplumun 80 sonrası hızlı değişimini daha yolun başındayken saptadığı, yalın ve içe dokunan bir hikayeyle yansıttığı için. Yavuz Turgul'un en iyi senaryosu olduğu için. Şener Şen'in performansı yanında Uğur Yücel'in ilk çıkışını izleyebildiğimiz için.

5) Aaah Güzel İstanbul (1966 - Atıf Yılmaz) : Başka bir Türk filminde bulamayacağınız bir öyküyü anlattığı için. Kentteki yozlaşmayı saptadığı ve nostalji duygusunu abartmadığı için. Mükemmel bir İstanbul güzellemesi olmasının yanında, Boğaz'daki kirlilik gibi negatif unsurları da olduğu gibi gösterebildiği için.

4) Vesikalı Yarim (1968 - Ö. Lütfü Akad) : Bir melodramı sululaştırmadan, kusursuz bir senaryo ile anlatabildiği için. Türkan Şoray ile İzzet Günay arasındaki alevi canlı canlı izlemek için. Şükran Ay'ın şarkıları için. Tabii İstanbul'un o zamanki halini gözlemlemek için.

3) Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (1990 - Engin Ayça) : Aşkın dokunmadan, görmeden de yaşanabileceğini anlatabildiği için. Kusursuz senaryosu için. Türkan Şoray ve Ekrem Bora'nın insanın içine işleyen performanslarını izlemek için. Filmin sonunda nutkunuzun tutulmasına şahit olmak için.

2) Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977 - Atıf Yılmaz) : Evrensel ve zaman aşırı bir soru olan "Aşk nedir?" sorusunu verilebilecek en iyi yanıtı verdiği ya da en kritik soruyla karşı soruyu sorabildiği için. İyi bir senaryo izlemek ve harika bir müzik çalışması dinlemek için. Türkan Şoray ile Kadir İnanır arasındaki enfes kimyaya şahit olmak, bunun yanında Ahmet Mekin'in olabildiğince sıradan bir karakteri ezilmeden oynadığı için.

1) Anayurt Oteli (1987 - Ömer Kavur) : Bir Anadolu erkeğinin hayatını, tüm unsurları ile beraber ortaya serebildiği için. Bundan yüzyıllar önce de yaşanmış, çok uzun yıllar sonra da yaşanabilecek bir psikolojiyi sinemaya aktardığı için. Bunu; ibretlik karakterlere sahip harika bir senaryo ile, muazzam performanslar ile (Macit Koper ile Serra Yılmaz) ve kusursuz sanat yönetimi ile birleştiren rejiye sahip olduğu için. Filmin sonunda sizi koltuğunuza çaktığı için!

7 Kasım 2010 Pazar

Son Zamanlarda İzleidkleirm

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80'ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.

J'ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: "19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan." Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.

Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye'de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.

Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.

The Town

Ben Affleck'in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood'un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck'in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.

Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.

Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.

Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.

Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera'nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera'da.

Film, 90'lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90'lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.

The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon'da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network'te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo'nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark'ın Eduardo'ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.

Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar'ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.

The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.

Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.

26 Eylül 2010 Pazar

The American

Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception'ı 2010'un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.

Türkiye'de Eylül 2010 programına bakan bir sinemasever, durumu zaten kavramıştır. Koca ayda izlenebilecek sadece 2 film bulunuyor (Machete'yi sayan varsa 3 olur): The American ve I Killed My Mother. Bugün ilkine gittim. Açıkçası fazla risk aldığını söyleyemeyiz ama gayet kaliteli bir film olduğu apaçık ortada.

Bir tetikçi/silah ustasının İtalya'daki inziva günlerini izliyoruz. Senaryo gayet tahmin edilebilir ama iyi oturmuş. O yüzden de bu kısmı direkt geçerseniz iyi edersiniz. Çünkü The American senaryosuyla ve benzeri yan unsurlarla değil, gösterdikleriyle ön plana çıkmayı tercih ediyor.

Müzik videosu geçmişini filmde sonuna kadar kullanıyor Anton Corbijn. Atmosferi iyi oturtmuş. Işığı iyi kullanmış. Çerçeveleri kusursuz. Ama daha önemlisi mekanı (klişe tabirle) karakter haline getirmeyi başarmış. Tetikçinin yaşadığı stresi, giderek artan bunalımı; İtalyan köyünün daracık sokaklarıyla çok iyi yansıtılıyor. Labirenti andıran sokaklar, tetikçinin çıkışsızlığını ve giderek tükenişini diyaloglara gerek duymadan yansıtıyor. Böylece George Clooney'in sağlam performansıyla da izlerken keyif alınan bir yapıma dönüşüyor.

Ayrıca kadın oyuncusu Violante Placido ile de beni oldukça etkilediğini belirtmeliyim. Bu kusursuz fiziğe sahip İtalyan kadını beni izlerken bayağı mest etti. Ama asıl şoku annesinin kim olduğunu öğrenince yaşadım. Başka bir kusursuz İtalyan fiziği de annesidir ve benim favori filmimde oynamıştır (hatta filmin sevdiğim bölümlerinin birkaçında) ki sırf bu film için Sicilya'ya gittiğimi söylersem bazılarınız anlar hangi film ve kim olduğunu (anlamayanlar IMDB'ye baksın).

Normal bir sezonda sadece dikkat çekici bir yapım olabilecekken böyle bir yılda ismi oldukça zikredilen bir filme dönüşecek. Gerçekten de 2010 yılı içinde paranızı rahatlıkla harcayabileceğiniz sayılı filmden biri.

Oyuncular: George Clooney, Violate Placido, Johan Leysen, Thekla Reuten, Paolo Bonacelli - Görüntü Yönetmeni: Martin Ruhe - Müzik: Herbert Grönemeyer - Senaryo: Rowan Joffe (Martin Booth'un 'A Very Private Gentleman' adlı romanından) - Yönetmen: Anton Corbijn - ***1/2

21 Ekim 2009 Çarşamba

Kıyıda İzlenmiş Filmler

Yine bir film birikimi oldu. Uzun zamandır size yazmak istediğim ama gerek vakitsizlikten gerekse tembellikten yazamadığım birkaç film birikti. Çok da kısa geçmeden özetleyelim isterseniz:

Away We Go, haziranda ilk duyduğumda çok şaşırdığım bir proje. Hep büyük starlı ve nispeten büyük bütçeli filmler çeken Sam Mendes'in bağımsız çektiği bir drama. Aslında romantik-komedi denmesi gerek ama ben bu türden çok farklı buldum kendilerini. İlk çocuklarını bekleyen evlenmemiş bir çift, hayatlarına hep destek olmuş oğlanın anne-babasının aniden Avrupa'ya taşınacağını duyduklarında şok oluyorlar. Ama bu, başka bir kararı tetikliyor: Ülkedeki yakınlarını ziyaret ederek yerleşmek için kent seçmek. Böylece birbirinden ilginç akraba/arkadaşlarını teker teker görürken o kentlerin yaşanabilirliğini de sınıyorlar. Aslında çiftin yaptığı, hayatlarını anlamlandırmak ibaret. Ne olacaklarına, nasıl devam edeceklerine karar vermek. Bu yüzden de kendime çok yakın bulduğum ve beğendiğim bir film oldu. Sanki dışarıdan gösterişsiz gözüken ama yakından bakıldığında parıldayan bir mücevher.

Gelelim Woody Allen amcamın son marifetine: Whatever Works, tamamen Allen hayranlarına yapılmış bir hediye. Allen'ın bilhassa satirlerini seven birinin hayran kalacağı ama bu türü sevmeyen birinin hoşlanmayacağı bir eser. Çünkü Allen yine hayat hakkında saptamalarda bulunuyor, onunla ve onu oluşturan tüm öğelerle ("God is gay!") dalgasını geçiyor. Bu açıdan bakabilen bir seyirci acayip keyif alır. Mesela ben çok eğlendim. Ama 75 yaşındaki amcamla 21 yaşındaki yeniyetmenin evlenmesini garip bulanlar, hatta mantıksızlık olaak niteleyenler elbet olacaktır. Allen evreninde her an her şey olabilir.

Okuribito, 2009 Oscarlarının sürpriziydi. Kimsenin beklemedeği halde Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü bu film kapmıştı. Bu Japon yapımı film, işsiz kalan bir çellistin mecburen memleketine dönmesini takriben geleneksel cenaze törenleri yapan bir şirkete girmesini ve bu olayın adamın küçücük çevresindeki yankılarını anlatıyor. Film oldukça klasik bir anlatıma sahip, hatta bazen fazla muhafazakar bile olabiliyor. Ama yönetmen Yojiro Takita, bu klasik anlatımı çok iyi kotarmış. Gerek teknik manada gerek senaryo bağlamında gerekse oyunculuk bakımında tüm ödevlerini layığıyla yerine getiriyor. Bir de son derece başarılı bir komedi-melodram ayarı kuruyor ki izleyiciyi asıl filme bağlayan bu oluyor. Tıpkı Babam ve Oğlum gibi ama daha yetkini. Filmi şöyle özetleyebiliriz: A Beautiful Mind misali geleceğe hiçbir şey bırakmayacak lakin izlenildiğinde başyapıtmışçasına görülecek bir film.

Geçen haftasonu Altın Portakallar dağıtıldı. Ben ise geçen senenin en iyisini (!) daha yeni izleyebildim. Pazar: Bir Ticaret Masalı ilginç bir deneme. Yer yer güzellikleri de olan, derdini artistik biçimde anlatmaya uğraş veren bir yapım. Tempo belki hiç düşmüyor ama son derece çabuk bir sonla nihayete eriyor. Atmosferini ilginç bir şekilde başarıyla kuruyor, hatta yer yer groteskliğiye göz kırpıyor. Performans konusunda da sıkıntı çekmiyor hatta Tayanç Ayaydın gayet başarılı. Ama bir yabancılık hissi gizli filmde. Yönetmen İngiliz olduğundan önyarglı mı yaklaşıyorum, emin değilim lakin hissettiğim bir duygu. Şu da var 2008'in en iyisi kesinlikle Pazar değil!

Away We Go
Oyuncular: John Krasinski, Maya Rudolph, Carmen Ejogo, Catherine O'Hara, Jeff Daniels, Allison Janney, Maggie Gyllenhaal - Görüntü Yönetmeni: Ellen Kuras - Müzik: Alexi Murdoch - Senaryo: Dave Eggers, Vendela Vida - Yönetmen: Sam Mendes - ****

Whatever Works
Oyuncular: Larry David, Evan Rachel Wood, Michael McKean, Patricia Clarkson, Ed Begley Jr., Henry Cavill, Lyle Kanouse - Görüntü Yönetmeni: Harris Savides - Senaryo ve Yönetmen: Woody Allen - ****

Okuribito (Departures)
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki, Kimiko Yo, Takashi Sasano - Görüntü Yönetmeni: Takeshi Hamada - Müzik: Joe Hisaishi - Senaryo: Kundo Koyama - Yönetmen: Yojiro Takita - ***1/2

Pazar: Bir Ticaret Masalı
Oyuncular: Tayanç Ayaydın, Genco Erkal, Şenay Aydın, Hakan Şahin, Rojin, Övül Avkıran - Görüntü Yönetmeni: Konstantin Kröning - Müzik: Cihan Sezer - Senaryo ve Yönetmen: Ben Hopkins - ***

11 Ekim 2009 Pazar

Uzak İhtimal

Bu yıl bir maşallahlık durumu var sinemamızda. 70’i aşkın filmin gösterime gireceği konuşuluyor. Bunu doğrularcasına son 1 aydır her hafta 2-3 Türk filmi gösterime giriyor. Tabloya bu 3 cümleden baktığımızda hava hoş da, bundan sonrası hiç hoş değil. Çünkü film sayısı artmasına rağmen seyirci aynı seyirci. 3-5 yıl önce sinemayı dolduran insanla bugünkü kitle aynı! Daha teknik bir tabirle talep aynı ama arz çok artıyor. Hal böyleyken çoğu film batıyor. Sadece adını duyuyoruz bazılarının.

Yukarıda değindiğim durumu tek ben görmüyorum tabii. Geçen ay, Sinema ve Altyazı dergileri sezonun Türk filmlerini içeren dosyalarla çıktılar. İkisinin de yorumu aynıydı: “Bu kadar film yapılıyor, iyi hoş da kaçı maliyetini kurtaracak?”

Bu vahim tablonun içinde şunu da gördüm ki bu kadar filmin arasında beni heyecanlandıran film sayısı o kadar az ki! Kendimi övmek için yazmıyorum ama film oldu mu sinemaya düzenli giden 100.000 kişilik kesimin arasındayım. Ama bu bombardımanda, bazıları izlenilmeyecek kadar berbat, kimi tür klişelerinde boğuluyor, kimi de yanlış zamanda gösteriliyor. Mesela bayram haftası yanılmıyorsam 6 Türk filmi vizyona çıktı ve hepsi birbirini baltaladı. Aynı şekilde kendimi örnek vereyim: Geçen hafta Karanlıktakiler’e, bu hafta da Uzak İhtimal’e gittim ama bu arada gösterimde olan 11’e 10 Kala’yı es geçmek zorunda kaldım.

Neyse, bu karamsar tabloyu kenara bırakıp esas konumuza geçelim: Uzak İhtimal. Oradan buradan az çok okumuşsunuzdur, Uzak İhtimal son 6 ayda bir sürü ödülle döndü katıldığı festivallerden. Hepsi de önemli ödüllerdi bunların. Tüm bunlardan sonra da 2 gün önce vizyona girdi. Türk seyircisi de festivaller gibi düşünürse bahtı açık olur filmin. Temennimiz de odur zaten.

Filmi tek cümleyle özetleyebiliriz aslında: Bir müezzin bir rahibe adayına duyduğu aşk. Çoğu yerde rahibe adayının da müezzine aşık olduğunu okuyabilirsiniz lakin ben buna dair bir emare göremedim.

Konu basit görünüyor, değil mi? Zaten film de gücünü basitliğinden yada film söz konusu olunca herkesin kullandığı kelimeyle sadeliğinden alıyor. Bin bir yolla anlatılabilecek bu hikaye o kadar basit anlatılıyor ki bambaşka bir siluete dönüşüveriyor. Minimum diyalog, maksimum duyguyla kendine has bir sinema dili tutturuyor.

Böyle çekilmiş bir filmde iki unsur öne çıkıyor mecburen. Birincisi senaryo: Bir cümle üzerinden giden filmi 90 dakika izleyecek seyirciyi kaybetmemek istiyorsanız ya atraksiyonlu bir yönetim sergileyeceksiniz ki film bunu asla tercih etmiyor ya da yan öykülerle besleyeceksiniz. Senaristler de yan öyküleri seçmiş, 3-4 yan öyküyle tempoyu düşürmemeye çalışmışlar ve başarmışlar da. Lakin kişisel eleştirim şudur ki yan öyküler bütünle pek uyuşamamış. Zaten uyuşsa harikulade bir film çıkardı. Mesela esnaf Yakup karakteri beni pek inandıramadı. Keza polis baskını ve sonrası da. Tempoyu ayakta tutan hamleler bunlar ama bunun ötesinde bir işlev göremiyor. Bilhassa hapishaneyle sonuçlanan tarihi eser kaçakçılığının ana konuyla hiçbir ilgisi yok.

İkincisi de oyuncular ki bu konuda denecek pek bir şey yok. Filmin kendisi gibi olabildiğince sade (doğal) iki performans izliyoruz. Son derece de yakışıyorlar filmin diline. Ayrı bir parantez de açarsak, Görkem Yeltan gittikçe sağlam bir bağımsız sinema yıldızına dönüşüyor. Zevkle izliyoruz kendisini.

Toplarlarsak, her yerde karşılaşamayacağınız kadar sade bir film perdede. Sırf bu yüzden bile izlenebilir. Ayrıca dini ve aşki ikilemler üzerinde kafa yormak da cabası.

Oyuncular: Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan, Ersan Ünsal – Görüntü Yönetmeni: Refik Çakar – Müzik: Rahman Altın – Senaryo: Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu – Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun - ***1/2

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Inglorious Basterds

Işıklar karalıyor ve bir ışık huzmesi beyaz perdeye düşmeye başlıyor. Universal’in logosunu görüyoruz lakin bu, trampetler eşliğinde dönen bir dünya değil. 50 yıl öncesinin sade dünya resimli logosu. Tarantino daha ilk kareden sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyalini veriyor.

Hemen ardından kadrodaki isimler, teker teker perdeye yansıyor. Bu jenerik stili de günümüze ait değil. Westernlerde ve sonraları spaghetti westernlerde sıklıkla kullanılan bir stildir kullanılan. Zaten Tarantino’nun “Ben 2. Dünya Savaşı filmi değil, 2. Dünya Savaşı’nda geçen bir spaghetti western çektim.” sözü de buna uyuyor zaten.

İlk sahnemizde de kulübesinin önünde odun kesen bir adam görmek şaşırtmıyor bizi nedense. Birkaç western izlemiş bir seyirci bile tanıyacaktır bu sahneyi. Çölün ortasında bahçesinde iş yapan bir adam çocuğunun uyarısıyla gözünü ufuk çizgisini diker. Biraz sonra ya şerif ve yardımcıları gelip önemli bir haber verirler aileye ya da bir hırsız çetesi tüm aileyi öldürüp evi yağmalar. The Searchers’tan Pat Garrett and Billy the Kid’e dek sürüyle film benzer şablonu kullanmıştır.

Nitekim, kızı odun kesen adama ufuktaki arabayı işaret eder. Az sonra o araba kulübenin önünde durur ve bir Nazi subayı arabadan iner. Subay, adamı civarda saklanan Yahudi aileleri hakkında sorguya çeker. Sıradan bir yönetmen bu sahneyi en fazla 10 dakikada noktalardı. Ama Tarantino imzalı bir sahne çıkıveriyor karşımıza. Subayla Fransız çiftçi 20 dakikadan fazla konuşuyor, kah konuyla ilişkin kah geyiğine. İlginç pipolar çıkıyor, viski yerine süt içiliyor! Ardından da şablona geri dönüp şiddet dolu bir katliam sahnesi izliyoruz. Katledilmek istenen bir kız kurtulup çayır boyunca var gücüyle koşuyor. Elinden bir şey gelmeyen Fransız çiftçi, kapının arkasından kızın gittiği yöne bakıyor, ona kamera da eşlik ediyor. Akıllara The Searchers’ın ünlü sahnesi geliyor tabii ki.

Böylece bol göndermeli bir film izleyeceğimizi anlıyoruz. Bunun yanında nükte ve mizah dolu diyaloglar, bazen aşırıya kaçan şiddet sahneleri izleyeceğimizi ama tüm bunların mantık çerçevesini aşmayacağını ve buna rağmen eğleneceğimizi de anlıyoruz.

Tarantino 90’larda çektiği üç filmden sonra bir Tanrı edasıyla karşılanmıştı. Mizahi, grotesk, sinema tarihine hakim; ayrıca ciddi ve mantıklı. Ne yazık ki 2000’lerde Kill Bill ve Grindhouse saçmalıklarıyla kendi kredisini fazlasıyla harcadı. Inglorious Basterds bu açıdan eski günlerin dönüşünün habercisi. Tarantino’yu Tarantino yapan tüm özellikler Inglorious Basterds da mevcut hatta naçizane fikrime göre Pulp Fiction’dan bile daha iyi.

Film boyunca ilk sahnedeki gibi bir masa etrafındaki konuşmalar öne çıkıyor. Bu sahnelerde, kimi zaman mizah dozu artıyor kimi zaman gerilim öne çıkıyor, kimi zamansa diyalogların vuruculuğuyla film ivme kazanıyor. Diğer yönden de komplo teorilerinden oluşan garip bir savaş filmi izliyoruz. Herkes karşısındakine tuzak kurmaya çalışıyor, onun aptal olduğunu farz ederek. Hal böyleyken birbirinden bağımsız bu komplolar bir yerde birleşip koca bir düğüm oluşturuyor. Çözüm ise, doğal olarak, hem çok eğlenceli hem de adrenalin dolu. Doğrusu böyle parlak senaryolarla her gün karşılaşmıyoruz.

Kısaca Tarantino 10 yıllık bir kabustan sonra sinema dünyasına geri dönüyor. Bize de izleyip onu takdir etmek kalıyor.

Oyuncular: Brad Pitt, Melanie Laurent, Christoph Waltz, Eli Roth, Michael Fassbender, Diane Kruger, Daniel Brühl, Til Schweiger, Gedeon Burkhard, Jacky Ida, B. J. Novak, Omar Doom – Görüntü Yönetmeni: Robert Richardson – Senaryo ve Yönetmen: Quentin Tarantino - ****