Oscar 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar 2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2011 Pazar

Festival Günlükleri - 3

Festivalin son haftasına 8 biletim vardı lakin 7'sine gittim. Haftanın ilk günü Bela Tarr'ın son filmi vardı ve hafta içi, mesainin üstüne bir Tarr filmini 2.5 saat çekemeyecektim. Hele Arka Pencere'de şu yorumu okuduktan sonra: "A Torinoi lo'yu bitirebilenler psikolojik tedavi görmeye başladı."

O yüzden haftaya salıdan başladım. Belma Baş'ın ilk uzun metrajı Zefir, umut vadeden bir ilk film. Filmde işlenen öğeler bana yüzeysel geldi. Belki bir tercih meselesidir lakin karakterlere dair oldukça yetersiz bilgi var. Bilhassa anne karakteri bu yüzden 3. boyutuna kavuşamıyor. Hatta filmde, kanlı canlı diyebileceğimiz tek karakter Zefir'in kendisi. Dediğim gibi bu bir tercih olsa da benim filmin içine girmemi engelledi. Ama Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Semih Kaplanoğlu gibi giderek ustalaşan isimlerin ilk filmlerine oldukça benzeyen , başarılı bir atmosferi var filmin. Bu açıdan Belma Baş, takip edilecekler listeme girmiştir.

2 gün sonra sırada bir Japon filmi vardı. Noruwei no Mori (İmkansızın Şarkısı) açıkçası beklediğim kadar iyi çıkmadı. Daha doğrusu ben yetişkin insanlar arsında geçen bir melodram bekliyordum. Lakin onun yerine 20'sine girmemiş üç genç arasındaki deli fişek bir aşk üçgeni izledim. Böylece olgunlaşmamış, kimi zaman saçmalayan ilişkiler ön plana çıkmış. Cinselliği, tutkuyu, vurdumduymazlığı görüyoruz her adımda ve sanki bu, filmi benden olabildiğince uzaklaştırdı. Lakin bu, filmin güzelim görüntülerini, müziğini ve bütün olarak başarılı atmosferini görmemi engellemedi. Zaten film, dün festivalden FIPRESCI ödülü aldı.

Cuma akşamı, bu yılın başında Kanada adına Oscar'a aday olan Incendies (İçimdeki Yangın)'a gittim. Konu bir kere çok ilginçti: Yemen asıllı bir Kanadalı kadın ölünce ikizleri vasiyetini dinlemeye gidiyor. Babalarının hala yaşadığını ve bir ağabeylerinin olduğunu öğreniyorlar. Anneleri ikisini de bulmalarını vasiyet ediyor. Böylece Yemen'e, Yemen İç Savaşı'na ve kadın olmanın zorluklarına uzanan tüyler ürpertici bir yolculuk başlıyor.

Konu o kadar ilgi çekici ki jeneriklere kadar gözünüzü kırpamıyorsunuz. Hakkını vermek lazım, senaryo çok iyi yazılmış. Diğer teknik unsurlar da gayet yerinde. Belki bir başyapıt değil ama hem söylediklerinin altını dolduran hem de ilgi çekici olmayı başaran nadir yapımlardan!

6 Şubat 2011 Pazar

Biutiful

Bir film düşünün, yönetmeni Inarritu, başrol oyuncusu da Javier Bardem. Bu iki bilgi bile filmi izlemenize yeter!

Ben de merak edip filme gittim. Gayet güzel pesimist bir hayat filmi. Diğer manasıyla, hayatın tüm karamsarlığını tüm çarpıklığıyla anlatan ve anlatırken de sinemayı başarıyla kullanan bir film. Eğer gerçek bir film izlemek cidden hoşunuza gidiyorsa, sinemadan hoşnutsuz ayrılmanız olası değil. Ama diğer türlü, "Ben oyuncuya bakarım.", "Hafif aksiyon da olsun." yada "Kardeşim, cuma akşamı da böyle film izlenir mi?" (Bu cümleyi şahsen duydum) diyen gruptaysanız hiç bulaşmayın.

Sadece ana detaylara gireceğim: Filmin en önemli olayı Bardem, Inarritu'nun bile önünde (ki bu, filmi zedeliyor denebilir). Bardem son yılların en iyi performanslarından birini veriyor. Sırf onu izlemek için bile bu film izlenir. Olağanüstü bir performans, Colin Firth ile James Franco yanına bile yaklaşamaz bunun.

Bir de yönetmeni var filmin, Inarritu. Bence gayet güzel çekmiş, Ameros Perros'u yakalayamasa da. Ama mesela iki sahnesi var filmin, özgünlük arayanlar defalarca izleyebilir. İlki Barcelona sokaklarındaki kovalamaca, ikincisi de disco sahnesi. Ben ikinci sahneyi ağzım açık izledim. Hele sahnenin bitiminde Bardem'in, bardaki kadınlardan biriyle bir diyoloğu var ki sinema tarihine geçebilir.

25 Ocak 2011 Salı

Oscar 2011 Tahminlerim

Bu akşamüstü Oscar aday açıklandı. Sıcağı sıcağına birkaç yorum yapmak lazım:

Çok şükür ki Film kategorisinde saçma bir aday yok. Hatta Winter's Bone bile aday oldu ki sinemayı ciddi takip eden kimseler hariç bilen bile yoktu ama hak ediyordu. 10 tane adayımız var ama herkes biliyor ki sadece dördü gerçekten aday (Yönetmen ve Kurgu dallarında da adaylık olması çok önemli) : Black Swan, The Fighter, The King's Speech ve The Social Network. Ben favorimi daha önce de açıklamıştım ve bence kazanan o olacak: Black Swan.

Oyunculuk kategorilerinde birkaç sürpriz var ama tahminlerde yer alan isimlerdi bunlar: Jeff Bridges yine aday oldu, Halle Steinfeld Kadın Oyuncu yerine pazarlandığı Yardımcı Kadın Oyuncu'da adaylık oldu (kazanma ihtimali çok daha fazla olduğundan stüdyosu böyle istedi ama Akademi'nin bunu kabul etmesi garip) ve yılların karakter oyuncusu John Hawkes Winter's Bone ile Yardımcı Erkek kategorisinde aday, gerçi SAG (Oyuncular Birliği) ödüllerinden tahmin ediliyordu.

Diğer türlü yarışmak adına zor bir yıl oyuncular adına. Kadın Oyuncu adayları nefesleri kesiyor, beşi de harika performanslar sergiledi. Ama bana Natalie Portman ile Annette Bening arasında geçecek gibi geliyor yarış. Ama bu ikilinin arasından Michelle Williams sürpriz de yapabilir.

Erkek Oyuncu'da James Franco favorim ama Colin Firth alacak gibi duruyor. Yardımcı Erkek Oyuncu'da Christian Bale kesin favori bence. Yardımcı Kadın'da ise Hailee Steinfeld ile Melissa Leo arasında yarış olur.

Yönetmen ödülü muğlak. Bence Aronofsky almalı ama Fincher'a kıyak çekilebilir. İkisinden birisi ödülü kucaklar.

Orijinal Senaryo kategorisinde asıl çekişme yaşanacak. The Kids are All Right favorim ama diğer filmlerin de şansı olabilir çünkü hepsi tek ödülünü bu dalda alma şansı olanlardan oluşuyor.

Uyarlama Senaryo'da Aaron Sorkin tartışmasız favori ve gecenin kazananı olur. Kalbimden Toy Story 3 ile Michael Arndt geçiyor ama, kusursuz bir senaryoydu.

Animasyon dalının galibini herkes biliyor: Toy Story 3

Yabancı Film kategorisinden sadece bir film izledim, Yunanistan adayı Kynodontas (Köpek Dişi), güzel bir filmdi ama kazanan olamaz bence. Takip ettiğim kadarıyla Haevnen ile Biutiful arasından biri seçilecek ama bu kategoride kesinlik olmaz. Geçen yıl kimsenin tahmin etmediği aday, ödülü kazandı.

Teknik dallarda çok emin olmamakla beraber favorilerim şunlar:

Kurgu: 127 Hours

Görüntü: True Grit

Müzik: Inception (The Social Network de olabilir)

Şarkı: 127 Hours

Sanat Yönetimi: The King's Speech

Makyaj: The Wolfman (Sırf Rick Baker ödül alsın diye verecekler, gerçi filmdeki makyaj da iyiydi)

Kostüm: The King's Speech

Ses: Inception yada The Social Network

Ses Kurgusu: Inception yada Unstoppable

Görsel Efekt: Inception yada Harry Potter and the Deathly Hallows: Part I

Belgesel ve Kısa kategorileri hakkında hiç fikrim yok.

Bu yıl canlı izlemeye niyetim hiç yok ama genel değerlendirme yapacağım tabii ki.

9 Ocak 2011 Pazar

Oscarlıklar 2011

Oscar adaylarının açıklanmasına kısa süre kaldı. Her yıl olduğu üzere, yine adaylar az çok belli aslında. 1-2 sürprizden fazlası olmuyor artık. Çünkü her şeyin pazarlama üzerinden döndüğü bu sektörde, en fazla pazarlanan film en iyi olacak yine.

Bunun 2 tane güzel örneğini Altın Küre adaylarında gördük. Yılın en kötülerinden Alice in Wonderland ve tüm eleştirmenlerin yerden yere vurup fiyasko dediği The Tourist, En İyi Film'e aday oldular. Ama Akademi'den böylesi bir sığlık beklemiyoruz.

Ana adaylar arasında, şu ana kadar izleyemediğim 2-3 film kaldı. Bunlardan en merak ettiğim The King's Speech, başarılı performanslarla bezeli bir dönem filmi deniliyor. Ayrıca Another Year ve The Way Back ana kategorilerde adaylık şansı olup izleyemediğim filmlerden.

Bu yazıda ise izlediklerimden bahsedeceğim. Kişisel yorumumla beraber adaylıklarda ve son çizgideki durumlarını bahsedeceğim.

Black Swan

Şu anda favori adayım bu film. Bence 2010'un en iyisiydi. Darren Aronofsky, Requirem For a Dream'den 10 yıl sonra yine efsane bir film çekmiş. Oldukça hırslı ve kendi içine kapanık bir balerinin kumpanyasının son temsili olan Kuğu Gölü'nde başrolü almasından sonra yaşanan fiziki ve psikolojik gerilimi anlatan film, çok farklı bir anlatıma sahip. En önemlisi de bu anlatımını, sağlam karakterler ve olay örgüsüyle güçlendirmesi. Oyunculuk, görüntü yönetimi ve müzik olarak da ana yapıyı destekleyince izlemesi çok keyifli bir film haline geliyor.

Beni en çok cezbeden özelliği, egonun derinine inip bunu filmin kalbine taşıması. Sonra egonun sebep ve sonuçlarını da aynı başarıyla aktarabilmesiydi. Kesinlikle geleceğe kalacak nadir 2010 filmlerinden birisi.

Oscar adaylıklarında Film, Yönetmen, Senaryo, Kadın Oyuncu (Portman), Yardımcı Kadın Oyuncu (Kunis ve belki Hershey), Müzik ve Görüntü dalları kesin gibi. Ayrıca birkaç teknik dalda da aday olabilir. Bunlardan 3 yada 4'ünü kesin alır bence. Natalie Portman ödüle uzanacak eller arasında en güçlüsü.

True Grit

Coen Biraderlerin son filmi yine güçlü adaylar içinde sayılıyor ama beklendiği kadar adaylık almayabilir. Klasik bir western anlatımıyla babasının katilini bulmak için eski bir asker kiralayıp yollara düşen 14 yaşındaki bir kızı anlatan film, oldukça başarılı bir western olmaktan öteye geçemiyor. Yerinde bir senaryo, yönetim, teknik özellikler ve tabii performanslar içeriyor.

Bunlardan en öne çıkanı gerçekten 14 yaşında olan Hailee Steinfeld'in performansı. Bence aday olacak, hatta En İyi Kadın Oyuncu olarak ama bununla yetinecek. Ayrıca Film, Görüntü, Müzik, Erkek Oyuncu (Bridges) dallarında da iddialı. Yine bazı teknik dallara girebilir. Bunlar arasında ödüle en yakın dal ise Görüntü, Roger Deakins en sonunda heykelciği kucaklayacak görünüyor.

The Fighter

Başka bir güçlü aday da klasikleşmiş bir boks draması. Boks sporunun karakter çatışmasına ve de Akademi'nin beğenisine uyumu malum. Yine başarılı bir dram izliyoruz ama film, daha öteye gidemiyor çünkü malzemesi o kadar. Elindeki iyi oyuncuları harika kullanıyor ve büyük ihtimalle 4 ana karakterini de aday yapacak. Erkek Oyuncu'da Mark Wahlberg, Yardımcı Erkek Oyuncu'da Christian Bale ve iki Yardımcı Kadın Oyuncu adayı olarak da Amy Adams ve Melissa Leo. Bunlardan Adams ve Bale adaylıkla kalmayıp gecenin kazananı da olabilir. Çünkü ikisi de birkaç yıldır Oscar potasında zaten, kazanmaları büyük olasılık. Diğer türlü Film, Senaryo, Kurgu dallarında adaylık bekleniyor ama ötesine gidemez. Yönetmen dalında aday olması bile zor bence.

127 Hours

Danny Boyle'un son filmi de güçlü adaylar arasında lakin Altın Küre'de Film adaylığı alamadı. Haftasonu yalnız başına kanyon gezisine çıkan bir dağcının elini bir kayaya sıkıştırmasından sonra geçen 127 saati anlatan yapım, sinemasal olarak çok güçlü. Ben sinemada izlerken Boyle'un tekniğine hayran kaldım, ama anlattıklarının çıkış yönü konusunda çekinceler mevcut. Bu kadar sıra dışı bir öyküyü soluksuz izletebilen Boyle, oldukça muhafazakar mesajlar veriyor. Bu da filme gölge düşürüyor. Halbuki enfes bir başrolü (filmin %90'ında tek başına oynuyor, James Franco), harika teknik özellikleri ve müzik çalışması var.

Film, Yönetmen, Senaryo, Erkek Oyuncu (Franco), Müzik, Şarkı ('If I Rise' - Dido & A.R. Rahman), Kurgu adaylıkları kesin gibi. Görüntü, Ses Kurgusu gibi adaylıklar da alabilir. Bunlardan Müzik ve Erkek Oyuncu'da ödüle uzanabilir.

Inception

Yılın gişe canavarı filmi, yazın en güçlü adaylar arasındaydı. Artık o kadar esamesi okunmasa da birkaç adaylık alacak gibi duruyor. Film, Yönetmen, Senaryo, Kurgu ve Müzik aday olması güçlü dallardan. Müzik dalında 127 Hours ile çekişebilir.

The Kids Are Allright

Bu sevimli aile komedisi, bağımsızlar kategorisinden en güçlü aday. Lezbiyen bir çift ve iki çocuğundan oluşan bir ailenin, çocukların sperm dönorü ortaya çıkınca gelişen olayları anlatıyor. Oldukça eğlenceli bir film, daha önce de yazmıştım zaten.

Film, Senaryo, Kadın Oyuncu (Annette Bening) ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Mark Ruffalo) adaylıkları kesin gibi. Ayrıca ikinci bir Kadın Oyuncu adayı Julianne Moore olabilir. Bunlar arasından bence Senaryo'yu alır, Bening de Portman'ın en güçlü rakibi olur.

Blue Valentine

Geçen hafta da yazdığım bu film, çok iyi değil ama seyirciyi çok etkiliyor. Oyunculukları da şahane. Michelle Williams Kadın Oyuncu adaylığı konusunda favori ama ödüle çok yakın değil. Ryan Gosling'in ise adaylığı bile muğlak ki bence kesin olmalı.

Winter's Bone

Sağlam bir karakter draması, üstelik bağımsızlardan. Babasının kaybolmadan önce evi ipotek ettirdiğini öğrenen 16 yaşındaki kızın, geri zekalı annesi ve iki küçük kardeşinin sokakta kalmaması için 1 hafta içinde babasını arayışını anlatan film, kan dondurucu bir gerçekliğe sahip. Ana karakteri oynayan Jennifer Lawrance'ın Kadın Oyuncu adaylığı kesin. Harikulade oynuyor ama rakipleri çok güçlü. Ayrıca Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (John Hawkes) dalında adaylık alabilir.

Toy Story 3

Yılın açık ara en iyi animasyonu ve hatta en iyi filmlerinden olan bu Pixar yapımı; Film, Senaryo, Şarkı dallarında adaylık alacağı kesinleşenlerden. Animasyon dalında ödülü zaten kesin ve belki Senaryo'yu da zorlar.

The Social Network

'Facebook Filmi' olarak ünlenen film, bence o kadar da başarılı değil, bunu 2 ay önce yazmıştım zaten. Ama Film, Yönetmen, Senaryo, Erkek Oyuncu (Jesse Eisenberg), Yardımcı Erkek Oyuncu (Andrew Garfield) adaylıkları neredeyse kesin. Aaron Sorkin ise Uyarlama Senaryo heykelciğini evine götürecek sanki.

The Town

Bence herhangi bir dalda aday gösterilmesi bile absürd olan bu film, Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu'da (Jeremy Renner) sıklıkla adı geçenlerden. Bu filmi de ekimde yazmıştım zaten. Renner iyi oynasa da karakteri o kadar boş ki aday olursa pazarlama zekasının bir örneği olmaktan öteye geçemeyecek.

Rabbit Hole

Sağlam bir drama olmaktan öteye geçemeyen film Nicole Kidman'ın oyunculuğu ile kendinden söz ettiriyor. Kidman da Kadın Oyuncu dalının adayı sayılır artık. Ayrıca Senaryo ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Dianne Wiest) dallarında sürpriz yapabilir.

Somewhere

Sofia Coppola'nın bu son filmi genele hitap etmediğinden ve rakiplerine kıyasla teknik dallarda zayıf kaldığından (bu, filmin seçimi ama) aday olma ihtimali zor ama Senaryo dalında bir adaylık gelebilir. Diğer türlü filmi tonu çok yavaş kaçtığından tam bir 'sev ya da nefret et' filmi. Yere göğe koyamayanlar olduğu gibi, benim gibi pek bir şeye benzetemeyenler de var. Kötü değil ama her moda uygun olmayan bir film. Yalnız Stephen Dorff biraz iyi oynasa kariyerinin tek adaylığını rahatlıkla çıkarabilirdi, Mickey Rourke tarzı bir role sahip çünkü.

7 Kasım 2010 Pazar

Son Zamanlarda İzleidkleirm

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80'ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.

J'ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: "19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan." Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.

Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye'de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.

Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.

The Town

Ben Affleck'in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood'un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck'in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.

Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.

Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.

Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.

Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera'nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera'da.

Film, 90'lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90'lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.

The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon'da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network'te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo'nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark'ın Eduardo'ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.

Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar'ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.

The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.

Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.