film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2011 Pazar

2012 Oscar'a Doğru

Warrior

Bu yılın boks temalı Oscar dramasına hoşgeldiniz. Bu sefer boks değil de MMA (Mixed Martial Arts) var ring içinde. Ring dışında da en koyusundan bir aile draması. Şöyle ki: Alkolik bir baba; onun öğretmenlik yapan, evli, bir kızı ölümcül hasta ve bu sebeple ringlere mecburen dönen büyük oğlu ile küçük yaşında annesiyle babadan ayrılmış, askerde kahramanlıklar yapmış, içi nefret dolu ve bu nedenle isteyerek ringlere dönen küçük oğlu.

Aslında her şeyi az çok belli ama izlemesi çok keyifli bir dövüş draması. Oyunculuk dallarında ödülleri zorlaması muhtemel. Nick Nolte Oscar'ı bile kapabilir!

Moneyball 

Ülkemizde Kazanmanın Sanatı adıyla gösterime giren film, en alasından Oscar draması. Basketbolu merkeze alan bir kazanma öyküsü. Yalnız bu sefer maçlar önem teşkil etmiyor, tipik "İnandık ve başardık!" geyiği yok. Onun yerine "Sistemli çalıştık ve başardık!" geyiği var. Yerse!

2002-2003 döneminde yaşanan gerçek bir olaydan uyarlanan ve performansa göre değil de istatistiğe dayalı takım kuran bir beyzbol genel menajeri ile onun ekonomi mezunu yardımcısını merkeze alıyor. Amaç, az parayla, en mantıklı oyuncuları seçip başarılı olmak. Bunun için klasik ama muntazam bir senaryoya sahip. Tüm dünyadaki eleştirmenler de bu senaryoyu övüyor. Tıpkı geçen yıl Oscar'ı kaptığı The Social Network'de olduğu gibi matematiksel olarak kusursuz ama heyecansız bir senaryo yazmış Aaron Sorkin. Yanında da başka bir Oscarlı senarist Steve Zaillan var. Oscar adayı olmaları kesin. Bunun yanında Brad Pitt oyunculuk ve film (yapımcı da Pitt çünkü) dalında, Bennett Miller yönetmenlik dalında adaylık kapacaklar gibi gözüküyor.

Bana çok heyecansız geldi ve açıkçası beğenmedim. Ama bu filmlerin alıcısı boldur.

The Ides of March

Öncelikle filmin adından başlayalım: 'The Ides of March' kalıbı, martın 15'i demek. Bu tarihin tarihsel önemi ise Jül Sezar'ın bu gün ölmüş olması yada Jül Sezar'ın Brütüs'e "Sen de mi Brütüs?" dediği gün olması.

The Ides of March, politik bir drama. George Clooney'in oynadığı başkan adayının kampanyasında ikinci adam olan Stephen'ın (Ryan Gosling) kampanya sürecinde başından geçen olayları anlatıyor. Film, piyes uyarlaması olmasının avantajını sağlam bir senaryoyla sağlıyor. Clooney'in olağan ama sağlam rejisi ise filmin diğer bir artısı. Filmin esas kozu ise oyuncuları: Clooney ve Gosling'e Philip Seymour Hoffman (Moneyball'daki gereksiz karakterinin acısını çıkarıyor Hoffman), Evan Rachel Wood (favori aktrislerimden ve yeni çok başarılı), Merisa Tomei ve Paul Giametti eşlik ediyor.

Film, amacına ulaşıyor diyebiliriz. Demokratik yönetimlerdeki çürükleri, onların nasıl hasır altı edildiği ve ortalıkta dönen yalanları anlatmakta başarılı. Zeki yazılmış ve planlanmış sahnelerle meramını aktarıyor. Replikleri de bir o kadar can alıcı. Mesela film şu cümleyle başlıyor: "Ben ne Hrıstiyanım, ne ateist, ne Yahudi, ne de Müslüman. Ben sadece demokrasiye inanıyorum." Ya da en can alıcı sahnede şöyle bir replik geçiyor: "Politikada tek kural vardır: Yalan söyleyebilirsin, hile yapabilirsin, savaş çıkartabilirsin ama bir stajyeri sikemezsin!"

İzlenmesi gereken, üzerine düşünülmesi gereken ama üzerinde çok durulmayacak bir film.

50/50

Kanser üzerine bir dram-komedi olan 50/50, gücünü samimiyetinden alıyor. Senarist Will Reiser'ın kendi hikayesinden uyarladığı senaryo, çok gerçek ve içten. Sizi hemen içinize alıyor, bir daha da bırakmıyor. Üstelik ne kadar üzücü bir konuya sahip olsa da ve ağlatsa da (ben ağladım açıkçası) güldürmeyi ve sizi inandırmayı başarıyor.

Bunda Jonathan Levine'in sakin rejisi ve gayet uyumlu performanslar etkili oluyor. Seth Rogen'ın gerçek hayattan sonra bir daha en iyi arkadaşı oynaması (Rogen, Reiser kanserken onun yanındaymış her an), Anjelica Huston'un panik anne performansı ve Anna Kendrick'in acemi psikologtaki şirinliği filme nefes aldıran unsurlar. Tabii Joseph Gordon-Levitt'in soğukkanlı başrol performansı da önemli bir unsur.

Yıl içinde izlenebilecek en iyi dramlardan. Beni hem ağlattı hem güldürdü. Bunu gerçekten çok az film yapabilmiştir bana.

Le Gamin au Vélo (The Kid With a Bike)

Dardenne Kardeşleri daha önce hiç izlemediğimi itiraf etmeliyim. Son yıllarda Avrupa'nın yıldız yönetmenlerden olan bu iki kardeş, nedense bana çekici gelmiyordu. Ama bu yıl Cannes'da Bir Zamanlar Anadolu'da ile Jüri Büyük Ödülü'nü paylaşınca izlemek farz oldu.

Yetimhanedeki öfkeli bir çocuğun hayatı gibi gayet sıradan bir konu oldukça sert ve kusursuz bir filme imza atan Kardeşler, her türlü övgüyü hak ediyor. Başta ilgi çekmeyecek bir konuyu, bırakın sıkmayı, soluksuz izleten bu garip film, yılın en iyilerinden!

Elle S'appelait Sarah (Sarah's Key)

Ödül sezonunda ne kadar kendine yer bulur bilinmez ama, Fransızların kendi yaralarını kaşıdığı bu film, ajitasyona meyletse de bahsedilmeyi hak ediyor.

2. Dünya Savaşı'nda kendi içlerinde yahudileri kamplara gönderen Fransızları izliyoruz. Hem savaş yıllarında bir anda aklına gelen bir kararın sonuçlarını ömrü boyunca çekecek olan bir kızı, hem de günümüzde o kızı araştıran Amerika asıllı bir gazeteciyi parallel kurguda izliyoruz. Gördüklerimiz her Yahudi kampı filmi gibi içler acısı ve yürek burkucu. Kristen Scott Thomas'ın her zamanki gibi kendi adadığı bir performansı izlediğimiz film, bu türü sevenleri hayal kırıklığına uğratmıyor.


The Debt

John Madden'in son filmi politik soslu bir aksiyon. 60'larda Mossad ajanı biri kadın üç kişinin Doğu Berlin'e gelip soykırıma karışmış bir Alman doktorunu kaçırma girişimlerini ve yıllar sonra aynı üç kişinin bu maceranın sonuçlarıyla yüzleşmelerini anlatıyor.

Kadro çok iyi: Genç ajanlarda Marton Csokas, (2011'in en iyi çıkışını yapan) Jessica Chastain ve Sam Worthington gayet iyiler. Alman doktor da Jesper Christensen de başarılı. Ama asıl yaşlı ajanlar Helen Mirren, Tom Wilkinson ve Ciaran Hinds filme damgasını vuruyor.


Senaryo da Matthew Vaughn ve Jane Goldman (bkz. Kick-Ass ve X-Men: The First Class) imzası görmek şaşırtıcı ve hoş. Yapımcı olarak da Di Caprio abimiz var.


Seyri oldukça yüksek ve sürükleyici bir film. İzlemeye değiyor.


The Help

Renk ırkçılığı temalı dramlar başka bir Oscar gözdesidir. Amerika hala günahını tam çıkartamadığından (belki de çıkarmak istemediğinden) bu filmler hep çekilecek.

Bu sefer de, mazbut bir Güney kasabasında hep hizmetçilik yapmış siyahi kadınların çilesini ve onlara kulak veren bir beyaz kadını izliyoruz. Sağlam senaryosu filmin esas artısı, ödül sezonunda adaylık kapabilir. Ama oyuncu kadrosu esas öne çıkan artısı. Birden fazla kadın oyuncusu aynı dalda birbirine rakip olabilir. Mesela Emma Stone, Viola Davis, Jessica Chastain ve Octavia Spencer bolca ödül töreni gezebilir.

Tavsiyem The Color Purple'ı izlemenizdir ama yılın bolca anılacak bu filmini de izlemek size zaman kaybettirmez.

4 Aralık 2011 Pazar

Scorsese'nin Sinema Aşkı: Hugo

Scorsese çok özel bir yönetmen. Sadece filmlerini izlemeyip de onu biraz araştıranlar sinemayla her şekilde içli dışlı olduğunu bilir. Mesela Scorsese iki yılda bir müzik üzerine belgesel çeker (en son George Harrison Living in the Material World'ü çekti), eski filmlerin yenilenmesi sağlayan bir vakfı yönetir (Susuz Yaz ve Hudutların Kanunu da bu vakıf sayesinde kurtarıldı). Scorsese sinemaya delicesine aşıktır.

Hugo, Scorsese'nin bu aşkının perdedeki tezahürü. Filmin içindeki derin sinema sevgisini damarlarınızda hissediyorsunuz. Böyle bir his, sadece Nuovo Cinema Paradiso'da vardı, zaten bu film de başyapıttır ve en sevdiğim filmlerdendir. Nuovo Cinema Paradiso daha çok film izleme deneyimi hakkındadır, perdeye yansıyan ışığa duyulan derin aşkı tezahür eder. Hugo ise o ışığın  kendisinin yanında, o ışığı oluşturma biçimiyle hakkında. Yani filmi yaratma biçimi hakkında. 'Yaratma' kelimesini kullandım çünkü sinemanın ilk 20 yılında yapılanlar, film yazmak ve yönetmekle sınırlandırılamaz. Bu dönemin filmcileri (İngilizce'de 'filmmaker' derler) her şeyini bu yeni icada adamış insanlardı (Edison hariç, o tam bir para düşkünü tüccardır).

Hugo'nun merkezinde de bu dönemin (1895-1914) en yaratıcı ismi Georges Melies bulunuyor. Melies, sinemanın bir hikaye anlatma aracı olabileceğini ilk keşfeden kişidir, ona sanat etiketi veren ilk yönetmendir. Sihirbazlıktan gelen Melies, yaratıcı fikirlerini filmde bambaşka deneyimlere aktarmayı başarmıştır. Sinemanın ilk 20 yılında 500'ün üzerinde film çeken Melies, Birinci Dünya Harbi'yle beraber iflas edip bir gar köşesinde oyuncakçı dükkanı açmak zorunda kalmıştır. Çoğu filmi de ayakkabı yapımında kullanılmış yada tekrardan üzerine film basılmıştır. Yine de az sayıda eseri kurtarılmıştır. Bunların arasında en ünlüsü de, ayı bir adamın yüzü gibi gösterip sağ gözüne roket gönderen 1902 yapımı Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat)'tır.

Filmin kahramanı Hugo da, 1920'lerin ortalarında Melies'in çalıştığı garda yaşayan, amcasının görevi olan saatleri ayarlama işini kaçak olarak yürüten öksüz ve yetim bir çocuk. Babasından kalan tek miras olan bir otonnomu (tek bir şeyi yapabilen kurmalı robot) çalıştırmayı tek amaç haline getiren Hugo'nun yolu şansına Melies'e çıkar. Çünkü otonomun gizemi de hayatının fırsatı da Melies'tedir.

Aslında bir aile filmi olan ve hatta 'çocuk filmi' olarak pazarlanan Hugo, gerçekte sinema aşıklarına ve sinefillere özel çekilmiş bir film. Bir aile filmi olarak da gayet keyifle izlenebilecek filmin, asıl tadı Melies'te. Onun tüm hikayesini filme mükemmel biçimde yediren film, sinemanın emekleme yıllarına muzzam bir saygı duruşu. Dönemin nerdeyse tüm önemli filmleri önümüzde resmi geçit yapıyor: İlk film olan Trenin Gara Girişi, Fabrikadan Çıkan İnsanlar, Edison'un ilk erotik filmi The Kiss, ilk defa giriş-gelişme-sonuç bölümlerine sahip olan The Great Train Robbery, Melies'in tüm önemli filmleri, Chaplin'in ilk filmleri, Buster Keaton'un şaheseri The General, hatta Hugo ile Isabelle sinemada ünlü sessiz komedi Safety, Last'ı izliyorlar.

Bir sinemasever için muazzam sahneler bunlar, Melies'in yapımevini ve filmlerini nasıl çektiğini, oynadığını ve kurguladığını görebilmek. Gözleriniz doluyor resmen. İçinizdeki sinema aşkı tavan yapıyor. İçinizden Scorsese'yi delice alkışlamak geliyor. Böylece Scorsese 21. yüzyıldaki en önemli başyapıtını çekiyor, bana göre Casino'dan sonra (ki 15 yıl olmuş) ilgiye mazhar en önemli eserini. Yıllar sonra bile konuşulacak, izlenecek, hakkında yazılacak bu filmin. (3. boyutu da harika kullanması, başka bir artısı. Bu yüzden mutlaka sinemada ve 3 boyutlu izlenmeli!)

NOT: Alta Youtube'ta bulduğum üzerinde anlatım olan Le Voyage dans la Lune'u ekliyorum. İlgilenenlere...
                         

29 Kasım 2011 Salı

Lütfi Ö. Akad'ın Ardından: Göç Üçlemesi

İki hafta önce Türk Sineması çok önemli bir kayıp yaşadı. 30 yılı aşkın süredir film çekmese de, eğitimci olarak sinemamıza hala katkı vermekte olan Lütfi Ö. Akad 95 yaşında aramızdan ayrıldı. Vesikalı Yarim filmiyle bende çok özel bir yeri olan Akad'ı, geçtiğimiz günlerde ünlü Göç Üçlemesi'ni arka arkaya izleyerek andım. Şimdi hem bu filmlere göz atalım hem de onlar yardımıyla Türk insanına dair birkaç kelam edelim:




Gelin (1973)



Üçlemenin ilk filminde, Çorum'dan gelmiş bir aile vardır merkezde. Bir zaman önce İstanbul'da bir varoşa yerleşmiş ve orada bir bakkal açmış olan aile, küçük oğlun da eşi ve çocuğuyla gelmesiyle gözünü yukarıya diker. Yeni gelen parayla kentin zengin bir mahallesinde bir market açarlar ve tüm varlarını bu markete verirler. Bu arada küçük torun hastadır, memleketteki durumu daha da kötüleşir. Ama doktorlara inanmayan aile, gelini hastaneye göndermez. Bir yolunu bulup hastaneye oğlunu götüren gelin, çocuğun kalbinin delik olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini öğrenir. Ama aile buna da karşı çıkar, hem doktorlara para kaptırmamalıdır hem de yeni marketin bir sürü masrafı vardır.

Üçlemenin en sağlam filmi olan Gelin, merkeze Hz. İbrahim'in kurban meselini yerleştiriyor. Böylece, tipik bir geniş ailenin para hırsını ve bu uğurda tüm gözlerinin kör oluşunu izliyoruz. Aile içindeki roller bellidir: Büyükbaba (Ali Şen) ailenin reisidir, hem yufka yüreklidir hem de bir oppürtünist. Ailenin büyümesi için tüm dikkatini işe verir, ailevi işlere nasılsa sonra bakılabilir. Nine (Aliye Rona), ailedeki disiplin ve ahlak bekçisidir, herkesin rolünü belirler. Büyük oğul (Kamran Usluer) tam bir kapitalisttir, büyümek için her şeyi göze alır. Küçük oğul (Kerem Yılmazer) İstanbul sarhoşu ve ailenin uslu bireyidir, karısı ve çocuğunu sevse de aileye karşı gelemez. Gelinin (Hülya Koçyiğit) ise tek derdi oğludur, ailedeki gidişi görse de cahil ve güçsüz pozisyonuyla sesini çıkaramaz.

Böylece, ülkemizdeki bir ailenin fertlerini tanırız. 80'ler ve 90'larda uygun şartların etkisiyle ülkedeki manevi değerleri yerle bir edip yeni burjuva takımının oluşmasını sağlayacak bu fertlerin, 1973'teki ilk ısınma turlarını görürüz. Aslında aile içi dağılımlar hep böyle olsa da kırsal kesim, niteliklerinin belirginleşmesine izin vermemiştir. Ama İstanbul'a gelen fertler, bir anda ortama uygun özelliklerini ortama çıkarır. Köy ortamında büyük ağabey bu kadar hırsını gösteremeyeceği gibi, gelin de hastaneye gidemeyeceğinden böyle bir tablo görmeyecekti, aile. Ama uygun ortamda yeni kurallara uyum sağlarken, eski geleneklerini de bırakmak istemeyen Türk toplumunun resmidir bu. Sonuçta kurbanı kendi içinden veren ama bunu da es geçip hayata devam eden aileye gerekli tepkiyi, kent ortamında bilinci gelişen gelin verir. Tıpkı günümüzde parayı ana amaç haline getiren dini sermayenin, içindeki bilinçlenmeye engel olamadığı gibi.

Düğün (1974)


İkinci filmin Urfa'dan yeni göç etmiş ailesi, başta daha sempatiktir. Annelerini kaybedince amcalarının yanına İstanbul'a gelen 6 kardeş vardır merkezde. En büyük abla (Hülya Koçyiğit) taze nişanlısını (Ahmet Mekin) ailesi uğruna arkada bırakıp gelmiştir. Büyük oğlan (Kamran Usluer) giysi ticareti yaparak para kazanmaya çalışır. 2. oğlan (Erol Günaydın) sepetinde seyyar lahmacun satar. İki genç kız fabrikada çalışırken en küçük oğlan okula gitmektedir. Ama ortama çoktan alışmış amca küçük kızı başlık parasına satarak ilk hamleyi yapar. Ailenin paraya ihtiyacı vardır çünkü seyyar lahmacunu üç tekerlekli pırpırda satmak daha iyidir. Abla bir karşı çıksa da, ailesi uğruna yine susar. Ama küçük oğlan haksız yere hapse girmesi ve en sonda 2. kızın da paraya satılmak istenmesi ciddi dönemeçler olacaktır aile adına.

Bu sefer Hz. Yusuf'un meseli gündeme alınır. Kardeşlerin kendi rahatları uğruna Hz. Yusuf'u satmalarını hatırlatan film, değişen zamanda paranın nasıl kardeşliğin yerine geçtiğini anlatıyor. Para hırsı uğruna en yakınlarını satabilen Türk toplumunun resmi çekiliyor burada da. Aile içi ilişkilerin, dostluğun, arkadaşlığın anlam ifade etmediği bir ülkenin resmidir bu defa çekilen. Kişisel menfaatler uğruna en yakınındakini bile satabilen Türk insanının halidir bu. Yine 80'ler ve 90'larda fazlasıyla gördüğümüz bu eğilimin, o dönem öncesinde nasıl yeşerdiğinin göstergesi. Filmde, bunun nedenlerinden biri de göç olarak verilir. Kolaylıkla büyük şehrin insanın gözünü döndürdüğü düşündürse de aslında gerçek tam tersidir. İnsan, daha iyi olanaklar bulduğu büyük şehri amaçlarına uygun kullanırken bir yandan da onu kirletmeye başlamaktadır. Filmdeki kavganın temelinin, çocukça bir şekilde "Benim yerim!" kavgası olduğu düşünülürse ve sonuçta ölüme gidebilecek bir olaya sebebiyet verdiğini görürken insan, büyük şehire yükledikleri durumu da düşünüyor.


Diyet (1975) 


Üçüncü film, bir fabrikada başlıyor, üretim devam ederken bir işçi bacağını makineye kaptırıyor ve belden aşağısı felç oluyor. Diğer işçiler olaydan ötürü hoşnut olmasalar da işe devam ediyorlar. Fabrikadaki sendikacı işçiler (Erol Günaydın) faaliyetlerini arttırıken baş usta (Erol Taş) da onlara karşı önlemler almaktadır. Boş kalan makineye, memleketlisini (Hakan Balamir) alır. Bu arada felç kalan işçinin komşusu Hacer'i (Hülya Koçyiğit) tanırız, Hacer aynı zaman fabrikada herkesin saygı duyduğu bir işçidir. Afyon'dan babası ve çocuklarıyla birkaç yıl önce göç etmiş olan Hacer, yaşam savaşı vermektedir. Çeşitli olaylar, Hacer'in hem sendikaya hem de yeni işçiye yakınlaştırmaya başlar.

Senaryo olarak öncü iki filme oranla zayıf kalıyor. Çünkü o dönemdeki filmlerde gözlenen naiflik ve kimi hatalar, alt metnin yeterince dolu olmamasıyla göze batmaya başlıyor. Sendika-fabrika müdürü ekseninde klasik bir iyi-kötü ekseni kuran film, yan hikayelerde de zayıf kalıyor. Mesela Hacer'in babasının bir türlü balon satamamasını, köyde saygın ama İstanbul'da yoksun olmalarına bağlaması oldukça zayıf kalıyor.

Yine de çatıyı iyi kuruyor. Sendikanın yararlarına değinerek yoplum eleştirisinden ziyade politiklik katıyor filme (Düğün ve Gelin de direkt bir politik söylem yoktur). Bunu da sağlamlaştırmak adına Hz. Muhammed'in "İki, birden büyüktür. Üç, ikiden büyüktür. Dört, üçten büyüktür. Öyleyse birleşiniz." hadisini koyuyor ama böyle bir politik söylem için bu hadis yetersiz bir dayanak oluyor.

Aslında filmde cehaletin getirdiği sorunlar, paranın insan gözünü kör etmesi, engelli hakları ve işçi güvenliği gibi geliştirilebilecek konular bulunuyor. Bunlardan cehalete biraz önem verse de politik söylemin altında boğuluyor. Bunlara daha çok fırsat verilse, iki öncülünün yanında parıldayacakmış.

27 Kasım 2011 Pazar

Sinema Sinema #3


In Time

Andrew Niccol'ün son filmi fikir olarak çok kışkırtıcı. Gelecekte, insanlar kollarında saatle yaşıyor. Para birimi, zaman! 25 yaşından sonra yaşlanmıyorsun ama saatin işlemeye başlıyor. Yeterli zaman kazanamazsan, yani saatin sıfırlanırsa, ölüyorsun. Çok rahat felsefi düşünmelere neden olabilecek bir fikir. Fahrenheit 451'de böyledir mesela ve çok sıkı bir bilm-kurgu klasiği olmuştur. Ama In Time, işin aksiyonuna ve dramına daha çok düşüyor. Fikrini bir amaç değil, bir araç olarak kullanıyor. Hal böyle olunca da film, bir süre sonra Bonnie and Clyde tarzına sırtını yaslayıp kapitalizm eleştirisi arka-planında macera filmine dönüşüyor. Popcornunuzu alıp zevkle izleyebileceğiniz bir film. (Ben durumu abartıp hamburger menüsüyle salona girdim) Amanda Seyfried ile Cillian Murphy'i izlemek çok güzel. Justin Timberlake ise sırıtmıyor.

The Adventures of Tintin

10 yıllık bir Tenten hayranı olarak (tüm kitaplarına sahibim) söyleyebilirim ki Tenten her kişiye, çoğu kişiye uygun olmayan bir kahramandır. Tenten'i seven biri, biraz hayalperest, biraz mistiğe yatkın, biraz mizah tutkunu, biraz da eski tip çizgi-roman sever olmalı. Yoksa sıkılırsınız, saçma gelir, karakterler gıcık gelir. O yüzden Tenten Avrupa'ya özgüdür ve tüm dünyada dolaşsa da Avurpai bir havaya sahip bir maceraperesttir.


Tenten'in bu ilk 3 boyutlu filmi de bu yoldan gidiyor doğal olarak. Biraz daha yumuşatsa da ortada bir Tenten filmi var. Onun ruhuna ihanet etmeden sinemalaştıran bir yapıya sahip. Bu yapıda üç yeni yıldızlaşan İngiliz senaristin payı büyük: Coupling'in yaratıcısı Steven Moffat, Spaced ve Shaun of the Dead'in arkasındaki isim Edgar Wright ile Attack the Block ile bu yıl çıkış yapan Joe Cornish. Bunlara Indiana Jones ile bu atmosfere hiç de uzak olmayan Steven Spielberg eklendiğinde işler daha da alenileşiyor.

Tenten tutkunlarına (onlara bir sürü gönderme var zaten) uygun, zevkli bir macera yaşatan bir film. 3. boyutu iyi olsa da biraz gereksiz olmuş. Ama potansiyeli var.

Rise of the Planet of the Apes

Planet of the Apes evrenini biraz bilen biri, esas fikrin insanın bencilleşmesi, makineleşmesi, doğaya zulmü olduğunu bilir. Bu son film de, bu temalara ihanet etmediğinden ve hatta onlara yeni bir açıyla yaklaştığından esas takdiri topluyor.

Günümüzde, bir ilaç şirketi araştırmacısı etrafında şekillenen tema, maymunların ilk defa zeki hale gelişini ve kendi hakları için savaşmasını anlatıyor. Merkeze de Ceasar (Jül Sezar'a iyi bir gönderme) adlı maymunu alan ve onun önderliğinde bir devrimin gelişimini soğukkanlılıkla anlatan film, eksiğini insan karakterlerine borçlu. Maymunların üzerine çok kafa yoran ve sağlam referanslarla ("Bir dal kırılabilir ama bir öbek dal kırılmaz!") onları karakterleştiren film, insan karakterlerinin üzerine o kadar düşmüyor. Bu sebeple, insanlar film içinde de klişelere mahkum olup filmi zayıflatıyorlar.

Finaliyle yakın zamanda izlediğim ve yazdığım Contagion'u anımsatan ve gerçekçi bir bilim-kurguya dönüşen film, çevreci yapısıyla ilerde de sıklıkla referans verilecek filmlerden oluyor. 2011'in en iyi gişe filmi olduğunu iddia etmek de zor değil.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi


Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, daha adıyla bile dikkat çekiyor ve absürdlüğü kullanarak bir şeyleri eleştireceğinin sinyallerini veriyor. Ardından afişini gördüğünüzde "Ben bu aileyi ters yüz edeceğim!" diye bas bas bağırıyor.

Adana Altın Koza'dan bu yıl 'En İyi Film' ve 'En İyi Senaryo' ile dönen film, tahmin edeceğiniz üzere bir aile eleştirisi. Açıkçası ben, adından dolayı, günümüz dizileri tarafından iyice suyu çıkarılan 'Yeşilçam Türk ailesi'ni hicvedecek sanıyordum ki daha iyisi çıktı. Tipik bir orta sınıf ailesi üzerinden kopkoyu bir ülke eleştirisi.

Aslında filmin değindiği çok konu var. Onur Ünlü, gerçekten harika senaryosunda bunlara o kadar güzel dokunup altlarını dolduruyor ki şapka çıkarmamak elde değil. Aslında Ünlü finale doğru, karakterlerinin cazibesine kapılmayıp biraz kendini dizginleyebilse ortaya daha da güzel bir film çıkabilirmiş. Ama bu hali, bile takdire şayan. Hatta kurak sinemamızda hiç olmayan kara filme el atıyor. Buna biraz absürdizm katıp Coenler havası vermesi daha da ilginci. Eleştirmenler tarafından çok pohpohlanan Vavien'den çok daha iyisiyle karşı karşıyayız. Çünkü Vavien sadece aileyi eleştirirken finalinde yumuşak bir havaya bürünüyordu. Ünlü'nün filmi ise, hem aileyi eleştirirken hem onun üzerinde ülkeyi eleştiriyor hem de kapkara bir finalle filmini neticelendiriyor.

Bana ilkokulda öğretilen en temel bilgilerden biri de şuydu: Çekirdek aile, ülkenin en küçük sosyal birimidir. Yani, ülke bir vücutsa aile de onun hücresidir. Tıpkı hücre gibi de ülkenin tüm temel yapıtaşlarını içinde taşır.

Celal Tan'ın ailesi taşrada (Anadolu'da) yaşayan bir aile. Celal Tan'ın yanında, yeni evlendiği genç eşi, iki yetişkin çocuğu, torunu ve annesinden oluşmakta. Olaylar, Tan'a sürpriz doğumgünü hazırlanırken Tan'ın eve bir hışımla gelip genç karısını yanlışlıkla öldürmesiyle başlıyor. Tüm ailenin, olaya şahit olsa da görmemiş gibi yapmasıyla da hadiseler zincirinin ilk halkası başlıyor.


Bu cinayetin çözülme aşaması da bize tipik bir Türk ailesi hakkında ciddi ipuçları veriyor. Mesela aslında birbirleriyle hiç konuşmadıklarını, her şeyi içlerine attıklarını ve bundan ötürü de en ufak bir olayda (bu, yanlış anlama da olabilir) nasıl bir kaşık suda fırtına kopardıklarını görüyoruz. Sonra da gerçeklerle yüzleşeceklerine olayı örtbas etmek için nasıl çabaladıklarını, hatta haksız yere kendilerini haklı çıkardıklarını ve buna kendilerinin de nasıl inandığına şahit oluyoruz.

Ülkemizin acınacak haline gülmekten başka bir şey değil aslında film süresince yaptığımız. Birbirimizin hatalarını kullanarak kendi hatalarımızın üzerini örtmemizdir burada güldüğümüz. Başkalarının istediği hayatları yaşadığımızın inkarıdır, sahte inançlar uğruna bir hayat boyunca saçmaladığımız gerçeğine yüz dönmektir.

Filmde, daha nice ince detaylar var. Yıllarca hukuk hocalığı yapıp ölmesine ramak kala bu dünyanın maddiyatlığını anlayan bir yan karakter var. Nice elitimiz böyledir mesela, ülkemizin satır aralarında kaybolmuş bir gerçeğidir bu. Diğer taraftan kendini dünyanın en önemlisi zanneden bir sanatçımız var, aslında günlük hayata yüz vermez gibi gözükürken aslında o hayata nasıl bağlı olan züppe. Bir de insanların ünvanlarına kanıp onlara olduğundan daha fazla değer verenler var. Sanki bu ülkedeki tüm profesörler ak kaşık gibi.

Dediğim üzere, filmden neler neler çıkarılıp her birinin üzerine sayfalarca yazılabilir. Ama filmi izlerken gördüğüm bir detay daha var ki ilk defa bu açıdan durumu gördüğümden beni çok şaşırttı.

Hep 80' ihtilalinin bu ülkeyi nasıl değiştirdiğinden, bu ülkeye paranın girmesiyle riyakarlığın, insafsızlığın ve benmerkezciliğin nasıl ortaya çıktığını söyleriz. Filmde gördüm ki aslında bu özellikler bizim orta sınıfımızda hep vardı, son 20-30 yıla dayanan sonradan türemiş bir huy değil. Orta sınıf hep böyleydi, zaten filmin taşrada geçmesi de onu işaret ediyor, hala içine kapanık bir topluluk üzerinden anlatıyor olayları. 80'ler bu ülkeye parayı getirerek sadece bu özelliklerin ayyuka çıkmasını sağlamıştır. Yoksa bu topraklar dünyanın en güçlüsüyken Fuzuli boşuna "Selam verdum/Rüşvet değuldur deyu almadılar." dememiştir.

Ülkemiz ve insanımız adına bolca zihin egzersizi yaptıran bu filmi herkesin izlemesini salık veririm.

20 Kasım 2011 Pazar

Beni Unutma


Issız Adam, belki bir başyapıt değil ama Türk Sineması'nda bir milat oluşturduğu kesin. Bu milat, Türkiye'de gerçek ve sağlam bir aşk filmi yapılabileceğini gösteriyordu. Gerçi öncesinde de çok iyi aşk filmleri (Selvi Boylum Al Yazmalım, Vesikalı Yarim ve Kırık Bir Aşk Hikayesi aklıma ilk gelenler) vardı ama 95' yılında oluşan dönemsel geçişle eski dönem tamamen unutulmuştu. Issız Adam'dan sonra aşkı anlatan veya anlatmaya çabalayan bir sürü film çıktı.

Beni Unutma da bunlardan biri. Hatta senaristi (aynı zamanda film eleştirmeni) Burak Göral, Issız Adam'ın yarattığı bu etkiyi de bilen biri (Sinema dergisi - Kasım 2011 Burak Göral röportajı).

Beni Unutma, bir aşkı anlatmaya çalışan film. Çok şükür ki anlatıyor da. Filmin ilk yarısı, sadece aşkı anlatıyor, gayet yere basan ve klişe olmayan bir şekilde. Hatta antrakta girince kendime sordum: "Her şey iyi güzel de bundan sonra ne yapacaklar?" Çünkü filmin altyapısı anlatılan aşkta sanki kötü bir şey olamazmış gibi kurulmuş. Tek çatlağa sebep olacak konu, eski sevgililer ama onlar da nerdeyse hiç görünmüyor.

2. yarıda film tökezlemeye başladı. Daha doğrusu yapılan senaryo hamlesi, filme zarar vermiş. Çünkü aniden gelen kırılma ve onun etkileri filme iyi yedirilememiş ve gerçekçiliğe zarar vermiş. Tahmin yürüttüğüm eski sevgililer olayına ucundan girilse de yan öykü bile yaratmayacak kıvama ve hatta filmi daha da zedeleyecek şekilde gerçeküstü bir hale bürünmüş.

Hal böyleyken, final sahnesi hafiften burnunuzu sızlatsa da 'olamamış' bir filmi bitirerek salondan ayrılıyorsunuz.

Not: Final sahnnesi çocukken çok etkisinde kaldığım, halbuki iyi bir melodramdan fazlası olmayan My Life'ı hatırlattı bana, hüzünlenmeme bir sebep de bu etki oldu. O filmde, Michael Keaton öleceğini anlayınca, çocuğu büyürken izlesin diye bir sürü video kaydediyordu. Çocukluk aklımla beni çok sarsmıştı.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Gelecek Uzun Sürer


Gelecek Uzun Sürer, kendisinden çok söyledikleriyle, anlattıklarıyla ve gösterdikleriyle akılda kalan bir eser. Bu, film aleyhine bir dezavantaj olarak algılanabileceği gibi, avantaja da dönüşebilir. Nitekim yönetmen Özcan Alper başarılı rejisiyle, çok sıkıcı ve anlamsız olabilecek bir filmi sizi durmadan düşünmeye zorlayan ve içinizde kızgınlık ve öfke dahil çeşitli duyguları oluşturan bir filme dönüştürmüş.

Önce filmin beynimde oluşturduğu duyguları yazıya aktarmaya çalışayım: Bir insan düşünün, oğlu, anne/babası, kardeşi veya başka bir yakın akrabası sebepsiz yere öldürülüyor. İçinde onu öldürene dair bir nefret oluşmaz mı ve bu nefreti hiç unutabilir mi? Asıl önemlisi siz, 3. sahış olarak, bu duyguyu beslediği için ona kızabilir misiniz?

Vicdan sahibi bir insanın bu sorulara vereceği yanıt bellidir. Ama bu şahıs bir Kürt olduğunda nedense düşünceler 180 derece dönüyor. Hep itaat etsin, duygularından arınsın, rasyonel olsun diyoruz. Onun da bir insan olduğunu ve içindeki öfkesini dile getirmek isteyebileceğini unutuyor, çünkü olayı politikleştiriyoruz.

Birkaç yıl önce gazetede bir haber okumuştum, eşi 80' olaylarında hapse alınmış ve bir daha haber alınamamış, kendisine öldüğüne dair bile (işkenceden veya direkt öldürüldüğü bariz zaten) bilgi verilmemiş bir kadın hakkında. Devletine defalarca başvurup hep cevapsız kalan bir eş hakkında. Bu kadın, yıllarca içindeki (devlete karşı) öfkeyi biriktirmiş ve HADEP'ten milletvekili seçilmiş. Şimdi sorarım size, bu kadının devlete olan öfkesi sizce de olağan değil mi?

Sakin kafayla ve olayları deneyimlememiş bir bedenle, öfkeyle hiçbir yere varılamayacağını ben de biliyorum. Hiçbir zaman bir olayı/durumu/kavramı günümüzdeki ve normal şartlar altında düşünmemeliyiz. Bu, tarih bilimin olduğu kadar sosyolojinin de ana cümlesidir. Çok alakasız bir örnek: Türkiye'de olağan karşılanan bir hareket Çin'de bambaşka karşılanabilir ve siz gidip Çinliler neden böyle karşıladı diyemezsiniz çünkü olayı temelsiz değerlendirmiş olursunuz.

Anlatmak istediğim şu, Kürtler hakkında düşünürken biraz da empati yapmamız gerek. Oturduğumuz yerden, İstanbul'daki bir bar taburesinden veya birazcık okuyup araştırmadan, sadece bizim işimize öyle geldiği için konuşulmaması gerek. İşte bu aşamadan sonra, olayı etraflıca düşündükten sonra tartışmalıyız.

Sakın ola Kürtleri savunduğum veya PKK'yı haklı bulduğum sanılmasın. Şiddet, her ne nedenle olursa olsun lanetlenmelidir. Ama bu demek değildir ki, şiddetin sebebi araştırılmasın ve şiddete şiddetle karşılık verilsin. Siz ateşin özünü bulmadan söndürmeye çalışırsanız sadece kendinizi aldatırsınız. Bu, sıvı yakıt yangınlarını su ile söndürmeye benzer!

Nitekim 20-25 yıl geçti, hala daha PKK ile mücadele devam ediyor. Tıpkı aradan 100 yıl geçmesine rağmen hala İngiltere'de IRA'nın, İspanya'da ise ETA'nın aktif olması gibi. İnsanlar karşısındaki anlamaya niyetlenmediği müddetçe, karşıdaki tepkisini normal yollarla duyuramadığından olağan dışı yolallardan duyurmaya devam edecektir. Bu şekilde de terör var olmaya devam edecektir.

İşte Gelecek Uzun Sürer'i izlerken kafamda bu ve buna benzer bir sürü fikir dolaştı. İstanbul'da müzikoloji okuyan bir Artvin Ermeni'sinin (aslında kavmi önemli değil ama filmde çok güzel diğer noktalara bağlanıyor) yerel ağıtları kayıt altına alarak bunlardan bir tez yazmak için Diyarbakır'a gidip orada araştırmalar yapmasını anlatıyor film. Aslında Sumru adındaki bu kızın bir amacı da, yıllar önce ansızın giden devrimci sevgilisinin topraklarına ayak basarak onunla, fiziken olmasa da, bir nevi özlem gidermek.

Sumru'nun bir dernek aracılığıyla yerel insanlarla (çoğunlukla Kürtçe) röportajlar insanı hüzünlendiriyor. Filme belgesel havası katan bu sahnelerdeki insanların yüzlerindeki ifadeler, mimikler anlattıklarının ne kadar gerçek, kalpten olduğunu gösteriyor. Bunlara kayıtsız kalmak imkansız.

Son olarak filme dönersek, çok sırıtmayan oyunculukları ve güzel görüntüleriyle çok iyi bir film olduğu çok açık. Bu filmi, ileride daha çok konuşacağız.

13 Kasım 2011 Pazar

Sinema Sinema #2


Contagion

"Dünya küçük bir köy." derken bu cümlenin anlamını da düşünüyor muyuz acaba? Yüzölçümü aynı kalsa da iletişimi, ulaşımı gittikçe kısalan bir dünya bizimki. Her ne kadar bunun pozitif anlamları üzerinde yoğunlaşsak da, negatif etkileri de mevcut. Steven Soderbergh'ün son işini izlerken aklıma ilk bu geldi. Bir hastalığın ilk başlangıcını bulmak artık o kadar zor ki! Dünya üzerinde saatte kilometrelerce yol alan insanoğlu bir virüsü de yanında taşıyabiliyor ve buna karşı en ufak önleminiz olamaz.

Soderbergh, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalığın ilk insana bulaşmasından itibaren tüm olanları belgesel mantığıyla anlatıyor. Olaylara, kişilere taraf olmadan muhtemel olabilecekleri gösteriyor. İnsanoğlunun zor zamanında bile var olan kötücül özü, diğerini ötekileştirme çabası, kapital sevdası ve 'filler çimenleri ezer' özetindeki mantığı. Bunları izlemek bile, her ne kadar gerçekliğinden şüphemiz olmasa da, insanı daraltıyor, bunaltıyor. Çünkü en ufak bir tehdit altında insanın ne kadar çaresiz, sefil ve acımasız olduğunu gösteriyor.

Bunları göstermek filmin en önemli artısı, erdemi. Teknik anlamda kusursuza yakın bir iş çıkaran Soderbergh, o savunmasız anı görselleştirmeyi başarıyor. Ünlü oyuncularla dolu kadrosunu iyi idare ediyor, her birinin filme hizmet etmelerini sağlıyor. Bunların yanında, Soderbergh salgın tezahüründeki bazı noktaları sevmeyebilirsiniz (hastalığı ilk kapanın aldatan eş olması, ABD'nin kısmen yücetilmesi gibi) ama bunlar da onun düşüncesi sonuçta.

The Guard

Her yıl mutlaka çıkan sıra dışı İngiliz komedilerden biri daha. Zıpkın gibi senaryosu, zeki mizahı ve adanın soğuk oyuncularıyla 2011'in en iyi İngiliz komedisi. İngiliz mizahını sevenler izlerken yerinde duramayabilir.


Sleeping Beauty

Adına bakıp masal uyarlaması zannedenler kaçınsın. Çünkü insanın en temel içgüdülerinden cinselliği deşip erkek egemen toplumun ne gibi arızaları olduğu cinsellik üzerinden açıklamaya çalışan bir film izleyeceksiniz. Üniversite öğrencisi bir kızın, para uğruna yaşlı erkeklere hizmet veren gizli bir şirkete girmesini ve yaşananları anlatan film, sert ve tavizsiz tarzıyla hem özgün hem de sinir bozucu. Bu yüzden filmden çok sıkılabilirsiniz. Şahsen filmin garipliğinden keyif aldım, bolca alt metin çalışması da yapılabilir. Julia Leigh'in sonraki çalışmalarını takip etmek lazım.

Margin Call

Contagion'un eleştirisinde vurguladığım 'Filler çimenleri ezer' mantığı, bu filmin ana ekseni. 2008 ekonomik krizi öncesinde Wall Street'teki bir finans şirketinin, olacakları görüp bir anda alarma geçmesini anlatan film, ekonomiye birazcık ilgi duyanların bile soğuk duş etkisiyle salondan çıkacağı tarzda. Birkaç adamın ağzındaki kelimeyle milyonlarca kişinin hayatının nasıl çöpe gittiğini gösteriyor. Sağlam oyuncu kadrosu (Kevin Spacey, Jeremy Irons, Paul Bettany,0 Stanley Tucci, Demi Moore, Zachary Quinto, Simon Baker) ve işleyen senaryosuyla yılın dikkat edilmesi gereken filmlerinden oluyor.

8 Kasım 2011 Salı

Sinema Sinema

Uzun zamandır film izleme konusunda ne kadar tembelsem, filmler hakkında yazmak konusunda daha da tembelim. O yüzden bundan sonra başlığı 'Sinema Sinema' olacak yazılarda izlediğim çoğunlukla yeni (bazen de eski) filmleri yazacağım. Başlıyoruz!!!!

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2

Bu kadar iyi bir ilk bölümden sonra ancak bu kadar kötü bir son gelebilirdi. İzlediğim en kötü Harry Potter filmiydi. Böyle bir sonla bu seriye veda etmek üzücüydü.

Ayrıca genel olarak seriye baktığımızda, 3. film (The Prisoner of Azkaban) en iyisi olarak açık ara öne çıkıyor. Ondan sonra 7. film (the Deathly Hallows: Part 1), 6. film (the Halfblood Prince) ile 2. film (the Chamber of Secrets) akılda kalanlardı. Kalanı unutulmaya mahkumdur.

Bridesmaids
Yılın en iyi komedilerinden biri ilan edilen (senaristi ve başrolü) Kristen Wiig merkezli bu film, vasatın üstüne çıkmak için çok uğraşsa da konvansiyonel yapıdan bir türlü kurtulamadığından sıradanlığın sınırlarında dolaşıyor. Vaktinizi boşa harcamayacağı kesin ama verilen paraya değer mi, işte o soru işareti.

Horrible Bosses

İşte daha farklı bir komedi. Gülebildiğiniz, izlerken keyfe geldiğiniz bir komedi. Yalnız bu filmin de odak noktası kayık. Filmin en önemli kozu starları değil, kötü adamları. Hal böyleyken, bir süre sonra esas adamları değil, gıcık patronlarını beklemeye başlıyorsunuz. Colin Farrell'in şişko ve dangalak patronu; Jennifer Aniston'un seksi ve sapık patronu ile Kevin Spacey'in karizmatik ve sadist patronu varken tırsık üç ana karakter oldukça sönük kalıyor. Ama artık böyle bir komedi bile yetiyor bize.

Jane Eyre
Her seneki kostümlü drama kontejanımızı bu yıl yeni Jane Eyre uyarlaması dolduruyor. Bu ünlü klasik eser, Cary Fukunaga'nın yönetmenliği ve Mia Wasikowska ile Michael Fassbander'in performanslarıyla uyarlanmış. Bu tarzı sevenlerin çok seveceklerine eminim. Hüzün dolu dramatik bir konu, iyi yazılmış bir senaryo, görkemli kostüm ve set tasarımları, kayda değer performanslar ile ortaya çıkan seyir kalitesi yüksek bir film. Yılın dikkate değer yapımlarından!

The Conspirator

Abraham Lincoln'ün suikasti sonrasında ortaya çıkan gerçek bir mahkeme/demokrasi dramını masaya yatıran film, demokrasi hakkında kafa yoran herkesin izlemesi gereken tarihi bir dram.
Bilhassa Robin Wright'ın performansıyla daha da önem kazanan film, ülkemizdeki Ergenekon davası gibi büyük siyasi-makheme olaylarını yaşarken bir daha düşünmemizi öğütlüyor. Demokrasinin ne olduğunu düşünmek için harika bir fırsat.

Win Win

Normal insanların normal hayatlarını filmlerine malzeme yapan Thomas McCarthy'nin son filmi; süper kahramanlar, divane aşıklar, komik şapşallar, tarihi şahsiyetler dışında da karakterler olduğunu ve biraz da gündelik hayat üzerinde kafa yormamız gerektiğini hatırlatan bir film. Vasatlık sınırlarında gezinse de 90 dakika nefes almanızı sağlıyor.

The Red State

Son 20-30 yılda hızlı bir şekilde yükselişe geçen tarikatlar, sanıldığı üzere sadece ülkemizde değil tüm dünyada popülerler. Favori yönetmenlerimden Kevin Smith kökten dinci bir tarikatı merkezine aldığı bu ilk korku filminde, hem has bir filme imza atmaya çalışırken hem Hostel, Saw gibi olayın suyunu çıkaran örneklerle dalgasını geçerken hem de birkaç politik kelam ediyor. Sonuç harika olmasa da, amacına çok yaklaşmış olduğu yadsınılamaz. Üstelik film, çekim ve dağıtım süreciyle tam bir bağımsız film.

Thor

Shakespeare kelamları eden bir süper kahraman görmek, açıkçası baştan sizi soğutuyor. Film, eğlence açısından fena değil ama Marvel işin içini iyice boşaltıyor. İlk Iron Man filmini bu stüdyo mu çekti, fena halde şüphe içerisindeyim. Natelie Portman da kesinlikle ticari iş yapmamalı, berbat oynuyor.

También la Iluvia (Even the Rain)

Kapitalizmi yeren insanların kapitalist olması kadar ironik bir durum yok şu dünyada. Bunu gerçekten bilmeden yapanlardan söz ediyorum tabii. Filmde, İspanya'nın ilk Güney Amerika seferinde yerli halkı nasıl köleleştirdiğini belgesele aktarmak isteyen bir film ekibinin, o yerli halkı nasıl köleleştirdiğini izliyoruz. Bunun yanında modern görünmek adına halka ait doğal kaynakları yabancılara satan yerel hükümet de cabası. Hiç bunun Türkiye izdüşümlerinden bahsetmeyeceğim, çıkamayız. 2011'de Yabancı Dil'de Oscar adayı olan bu yapım, sert eleştirisi için bile izlenmeli ki film de gayet iyi.

Crazy, Stupid, Love

Bu özgün romantik soslu komedi, harika kadrosu (Steve Carrell, Julianne Moore, Ryan Gosling, Emma Stone, Merisa Tomei, Kevin Bacon), dürüst senaryosu ve başarılı rejisiyle yılın parlak Hollywood yapımlarından oluyor. Lakin elde kaçırılmış bir fırsat var. Muhafazarkarlaşan ve klişeleşen ikinci yarısıyla izlenip geçilecek bir filme dönüşüyor. Halbuki 2011'in klasik komedisi olabilirdi!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Cannes Filmleri Özel

Cannes'a gitmek her ne kadar kısmet olmadıysa da bir gün bu blogta canlı canlı Cannes izlenimleri de görürsünüz elbet. Şimdilik vakit geç de olsa izlediklerim hakkında bir yazı yazmak istedim. En İyi Erkek'i alan The Artist'i geçen hafta yazmıştım. Onun haricinde diğer ödül alanlar şöyle:

Bir Zamanlar Anadolu'da :

Geçen hafta Bursa'ya giderken Nuri Bilge Ceylan'ın kurgu günlüğünü okudum, Altyazı dergisinin Ekim 2011 sayısında verdiği. Kurgu devam ederken Cannes'dan sürekli telefon alıyor Ceylan 2010 yılı için. Ceylan yetişmez dese de, ısrar ediliyor gönderin diye.

Demek ki belli yönetmenlerin öne çıktığı doğru, en azından ön seçimde. Tabii şunu da tasdik etmek lazım ki Cannes gibi seçkin festivaller, Ceylan gibi seçkin yönetmenleri el üstünde tutmakta da haklı, hele günümüz kurak film piyasasında. Zaten yan bölümlerde de her zaman yeni yönetmenlere yer veriliyor.

Ceylan'ı filmine gelirsek gerçekten çok iyi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu yıl izlediğim en iyi Türk filmi olmasının yanında şu ana kadar izlediklerim arasında 2011'in ilk 5'ine girebilecek kapasitede. İleride de Ceylan sineması denildiğinde, akla gelecek filmlerden biri olacak. Bir defa bir dönüm noktası teşkil edecek. Ceylan'ın ileride çekeceği başyapıtlar öncesinde çok önemli bir adım olacak.

Ceylan, yavaştan ana akım sinemasının akıcılığı ve çekiciliği ile sanat sinemasının derinliği ve kalıcılığı arasında dengeyi tutturmaya başlamış. Üç Maymun, bu çabasının ilk adımıydı ve vasatın biraz üzerindeydi lakin belli açılardan hala parıldıyordu. Bir Zamanlar Anadolu'da'da bu dengeyi daha iyi kurmuş. Hiç olmadığı kadar konuşkan ve günlük hayata dair hikayeler anlatırken bir yandan da Ceylan'dan alıştığımız kusursuz çerçeveler, uzun sahneler ve psikolojik açılımlar var. Hatta ilk defa sadece bireye dair bir şeyler söyleyip bırakmıyor Ceylan. Bunun yanında, küçük kasaba bürokrasisini anlatırken, klişe tabirle, devletin işleyişini otopsi masasına yatırıyor. Bunları yaparken de bireyi bir kenara atmayıp önemsiz gibi gözüken hikayeler yardımıyla bireyin iç dünyasını anlatmaya çalışıyor. (Mesela final sahnesi bu yönden çok önemli!)

Elbet kusurları olan, bunları da saklamayan bir film. 2 hafta önce açıklanan En İyi Yabancı Dilde Film dalında Oscar aday adayları listesine baktığımda, ilk 5'e rahatlıkla girebilecek bir yapım. Ama hepsinden önemlisi, Türk Sineması'nın ne zamandır hasretini çektiği uluslararası çapta ün kazanacak, kusursuz bir başyapıt için büyük bir adım olması.



Drive:

Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Drive'ı uzun zamandır bekliyordum. Bir kere Ryan Gosling'in oynaması bile benim için yeterliyken bir aksiyon filminin Cannes'da ödül alması iştahımı iyice arttırdı. Beklediğime de değdi, karşıma çok özel bir film çıktı.

Oldukça yavaş işleyen, az sayıda olayı barındırmasına rağmen sağlam hamlelere sahip hikayesiyle baştan öne çıkıyor. İncelikli işlenen senaryosu, karakterlere cuk oturan oyuncular (Gosling, Carey Mulligan, Albert Brooks, Bryan Carlston, vb.), bunların da yerinde performansları, çok yerinde elektronik ağırlıklı müzikle ve seyrederken hayran olunacak görüntü çalışmasıyla çok daha üste çıkıyor.

İsimsiz kahramanımızın, az sayıda prensipleri ve taviz vermemesi uğruna, istemediği şeyler yapmak zorunda bırakılması, her ne kadar daha önce çok işlenmişse de farklı bir rejiyle çok değişik bir yazı kazanmış. 2011'in bu en ilginç ve belki de en iyi Hollywood filmi, izlenmeyi kesinlikle hak ediyor. Oscarlarda da adından söz ettireceği kesin.


Melahcholia:

Lars von Trier, çok uçuk bir insan. Yönetmenliği zaten sıra dışı da, kendisi de çok uçarı. Breaking the Waves ile en beğendiğim filmlerden birine imza atan ama buna rağmen, diğer filmleri bana uzak olan Trier, yine iyi olduğu her halinden beri olan ama nedense bir türlü ısınamadığım bir filme imza atmış.

Bir kere ilk 8 dakikayı kapsayan ana sahnelerin son derece yavaş çekimleri içeren uzun üvertür bile beni soğutmaya yetti. Karakterlerin geçmişleri ve günlük hayatlarına dair nerdeyse hiçbir detay vermeden, sadece filmin kapsadığı zamandaki olaylara yoğunlaşan yapısıyla çok sıra dışı bir anlatı izlediği bir gerçek ama karakterlere ısındıramadı beni. Kirsten Dunst'ün kariyerinde verdiği en iyi performans ise beni filme bağlayan tek unsurdu.


The Tree of Life:

Terence Malick de kendine has, kafasına göre iş yapan bir yönetmen. Çok sıra dışı filmler çektiği ve bunların başyapıt seviyesinde olduğu açık. Cannes'da Altın Palmiye'yi alan film, dünyanın oluşumunu ve insan evrimini anlatan, neredeyse sessiz ve 2001'e çok benzer efektlerle dolu ilk 40 dakikasıyla insanı şaşırtıyor ve kendine hayran bırakıyor.

Ama ardından gelen 100 dakikalık bölüm, o kadar sıradanlaşıyor ki insan bu dönüşe şaşırıyor bu sefer. Aslında önce 50'li yıllarda yaşayan ailenin çocuklarının doğum ve bebeklik safhaları insana ümit verirken, sonra büyük çocuğun 12 yaşlarına gelmesiyle zamanın akışı duruyor ve 80-90 dakika boyunca ailenin bir yazına odaklanıyor. Aslında burada yönetmenin anlatmak istediği açık, çocuğun bedeninde, daha da genelinde insanlığın, masumiyetin kayboluşunu anlatıyor. Ama Malick'in bunu o kadar dolambaçlı bir şekilde anlatması, insanı geriyor.

Bu soyut film, herkesin harcı değil. Yine de yılın en garip ve dikkat çeken filmi olarak merak uyandırıyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Filmekimi'nde İzlediklerim

We Need to Talk About Kevin :

Öyle bir çocuk düşünün ki daha doğduğu andan itibaren hayatını, annesine zülmetmek üzerine kursun. Öyle bir anne düşünün ki bu garip çocuğa devamlı taviz versin ve yaptığı her yanlışı kendine yorsun. Lynne Ramsay'in filmi bu iki karakterin dinamiğini izliyor. Zamanda ileri-geri atlayarak ikilinin sıra dışı ilişkilerini olabildiğince tarafsızca masaya yatırıyor. Yerinde bir senaryo, takdir edilesi bir reji ama en önemlisi Tilda Swinton'un muazzam performansıyla yılın dikkat edilmesi gereken yapımlarından biri oluyor.



La Guerre est Déclarée (Declaration of War) :

Adına bakıp aldanmayın! Bu dram, iki yaşındaki Adam'ın beyin tümörüyle uzun süreli mücadelesini ve evebyenlerinin bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Oldukça gerçekçi, insanın içini kemiren ama sömürmeyen bir film. Bu sayede de Fransa'nın Oscar aday adayı olmuş zaten. Başroldeki iki oyuncu senaryoyu da beraber yazmış, içlerinden biri de (Valérie Donzelli) yönetmiş. Bu 'bizbizelik' hali filmin avantajı olmuş ve samimiyet kazandırmış. Yine de bu haliyle yetinen filmin, önemli bir başarı kazanacağını düşünmüyorum.



The Artist :

Cannes'da adını olabildiğince duyuran ve Toronto'da gösterildikten sonra Oscar'ın en iddialı yapımı olan bu sıra dışı film, aslında nostalji duygusunu çok doğru oynamasıyla kazanan/kazanacak bir yapım. Şöyle ki, film tamamen siyah-beyaz ve %95'i sessiz. 1920'lerde Hollywood'da star olan bir aktörün sesli sinemaya geçişle önemini yitirip kaybolmasını, bunun yanında figüranlıkla başlayıp sesli dönemle yıldızlaşan bir aktrisi anlatıyor. Bunu anlatırken de tamamen sessiz film kalıplarını kullanıyor. Araya giren yazılı diyaloglar, mimiklerin abartılışı, okestral bir müzik, yanlış anlamalar ve gaglar üzerine bir senaryo. Bu açıdan bakınca 2011'de böyle bir film izlemek (görüntünün çözünürlüğü üst seviyede tabii ki) bambaşka bir duyguya dönüşüyor, harika bir nostalji yaratıyor. Sesli dönem-sessiz dönem ikilemini konuya başarıyla yedirmesiyle daha da önem kazanıyor. Fakat film, bu noktada kalıyor. Bu noktanın ona yeteceğini düşünüyor ki açıkçası böyle düşünen oldukça fazla insan var herhalde. Ama bence bu film 2011 yapımıysa günümüze dair kelamlar da etmelidir ki güzel bir senaryo hamlesiyle bu, gayet iyi yapılabilirmiş. Bu nedenler biraz mesafeli çıktım salondan. Yine de 2012 Oscarları'nda adını bolca duyacağız.



Le Havre (Umut Limanı) :

İsveçli ünlü yönetmen Aki Kaurismaki, az ama öz filmler çekiyor. Günümüzün kanayan sorunlarından birine değinirken her zaman mizahı da yanına katıp alışılmışın dışında, keyifli ve sağlam filmlere imza atıyor. Fransızca çektiği son filmi Le Havre'de göçmenlik konusuna farklı bir açıdan bakıyor, hafif sürreal cinsinden. Yaşını almış bir ayakkabı boyacısı, karısı ve arkadaşları ile İngiltere'ye kaçak girmeye çalışırken Fransa'ya çıkan ve polisten kaçan küçük bir çocuğun trajikomik hikayesini izliyoruz. Olayın mucizevi tarafının abartılışı filmi zedelese de bir Kaurismaki filmi izlediğimiz bir gerçek. Ben de senaryoya pek takılmayıp filmden keyif almaya baktım. Bu arada bu film de, İsveç'in Oscar aday adayı.

24 Temmuz 2011 Pazar

The Borrower Arrietty

Studio Ghibli, insanın içini ısıtan bir marka artık. Hangi filmi olursa olsun, size yeni bir şeyler söyleyebilen, dünyaya dair uyarılarda bulunan, bunları yaparken de animasyonun sıcaklığını, sevimliğini ve şirinliğini unutmayan bir stüdyo.Çoğu kimse Japonya'nın Pixar'ı dese de, Pixar'dan daha olgun, samimi ve en önemlisi birbirini tekrar etmeyen filmler yapıyorlar.

Stüdyo Ghibli'nin son mahsülü Kari-gurashi no Arietty (Aşırıcılar/The Borrower Arrietty) de bu çizginin güzide bir devamı. İngiliz yazar Mary Norton'un romanından uyarlanan film, insanlara görünmeden kendi hayatlarını yaşamaya çalışan tırnak boyutundaki küçük insanları merkeze alıyor. Bahçeli bir banliyö evinin bodrumunda kendi evlerinde yaşayan ve insanların dert etmeyecekleri küçük şeyleri aşırarak hayatlarını idame ettiren bir aile vardır. Ailenin kızı Arrietty, 14 yaşına girdiğinde artık eve çıkıp aşırmayı öğrenmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, evin sahibinin küçük yeğeni Sho kalp ameliyatı olmadan dinlenmek için eve taşınır. Arrietty ile Sho'nun birbirini görmesi ve aralarında oluşan dostluk ikisi için de yeni kapılar açmaya başlar.

Bu roman daha önce birkaç kez uyarlanmıştı. En ünlüsü de John Goodman'ın oynadığı aile filmiydi. Ama diğer tüm uyarlamalar eğlencelik yapımlardı. Ghibli versiyonuysa hikayeye yeni katmanlar açıyor. Dostluğun, güvenin öneminin yanında farklı olana karşı duyulan önyargının saçmalığı, dünyanın sadece insan ırkına ait olmadığı, soyu tükenen canlı türlerinin önemi gibi birbirinden bağımsız ama çok önemli bazı konulara değiniyor. Değinirken de bunu oldukça sıcak ve samimi bir animasyon ile gerçekleştiriyor. Ghibli'nin diğer filmlerinden aşina olduğumuz, sulu boyanın soyut, canlı ve sıcak yapısıyla eşsiz planlar da içeriyor.

Her film yazımda belirttiğim, gittikçe kısırlaşan ve birbirine benzeyen film dünyasında böylesine farklı, içi dolu filmler seyretmek insanın içini açıyor, sinema sevgisini bir kez daha açığa çıkarıyor. 7'den 70'e her insanın izlemesi gereken hem eğlenceli hem hüzünlü hem de ders niteliğinde bir film.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

37°2 Le Matin (Betty Blue)

7-8 aydır erişemediğim sabit diskime sonunda erişince, kıyıda kalmış bazı filmleri de tekrardan hatırladım. Betty Blue (37°2 le Matin) filmi de bunlardan biri. Daha bunun gibi sürüyle film var, The Last Detail gibi.

37°2 le Matin 1986 yapımı bir Fransız filmi. O yıl tüm dünyada da oldukça popüler olmuş. Hala da hatırlayan var (ki ben de bir dergiden okuyup radarıma almışımdır). Ama izledikten sonra IMDB'den yapıtığım kısa araştırma sonrasında o yıl Oscar dahil tüm ödüllere aday olmasına rağmen çok da beğenilmediğini gördüm. Hatta yönetmeni Jean-Jacques Beineix'in ikinci yapıtı olan bu film, aynı zamanda kendisinin son popüler filmi.

Filmin fazlasıyla erotik, şimdiden belirtiyim. Hatta ilk sahnesi gayet hardcore diyebileceğimiz bir sevişme sahnesi. Film boyunca da iki ana kahramanımız, bol bol çıplak kalıp sevişiyorlar. Bu arada 'film boyunca' tanımım gayet geniş çünkü tam 180 dakika sürüyor. Sinemalarda sanırım 2 saatlik kurgusu oynamış ama o kurguyu bulmanız bence çok zor. DVD olarak direkt yönetmenin kurgusu var.

Film 3 saat olmasıyla, baştan sıkıyor ama garip bir şekilde akıyor ama bütünlüklü olarak değil. Şöyle ki yanlış hatırlamıyorsam film, 5 bölümden oluşuyor. Bu bölümler fiziksel olarak ayrılmıyor ama gayet hissediliyor. Mesela filmin ilk 40 dakikası, bir sahilde kahramanlarımız Zorg ile Betty'nin birbirlerini tanıma süreciyle geçiyor. İşte bu bölümler kendi içlerinde gayet akıcı, sıkmıyor ama birinden diğerine geçerken tempo değişimi yaşanıyor ve doğal olarak seyirci filmden kopuyor. Tıpkı sahil kasabasından Paris'e geçtiklerinde yaşandığı gibi.

Film, Zorg ile Betty'nin oldukça delişmen ve doludizgin ilişkisini anlatıyor. İlkişkilerinin ilk haftasından başlayan film, sonuna kadar götürüyor. İlişkiyi izlenebilir kılan iki unsur var: İlki, Betty'nin delilikleri, aklına eserse adam bile öldürebilir sebebi ne olursa olsun. İkincisi de Betty ne yaparsa yapsın, Zorg'un ona olan sadık tutkusu. Film boyunca olan tüm dinamikleri, bu iki unsur tetikliyor.

Filmin tadı ise son yarım saatte ortaya çıkıyor. Yani ilk 2.5 saat gayet boş gelebilir film size. Bu son 30 dakikada ve hele final sahnesinde, ikili arasındaki aşkın tüm gerçekliği ve özünü ortaya koyuluyor. Sanki beyninize işleniyor, o kadar saf bir sinema tadı veriyor.

Bu yönden, bu filmden 2 yıl önce çekilen ve benim en'ler listemde ilk 4'te olan Paris, Texas'a benziyor. Paris, Texas'ı bırakın geçmesi, yakalaması bile zor olsa da (o filmin sonunda 5-10 dakika yerimden kalkamamıştım, olağanüstü bir eserdir) o hisse yaklaşıyor. Bu his, aşkın ne kadar harika bir duygu da olsa maddi dünyayla çakışınca yarattığı uçlara varan dengesizlikleri tüm yalınlığı ile gösterebilmesi. Diğer deyişle manevi duygunun uç noktası olan aşkın, maddi dünyayla çelişkisini gerçekçi olarak yansıtabilmesi.

Bu olguyu, bırakın yansıtmayı saptayabilen bile çok az sanat eseri (Six Feet Under'ın gelmiş geçmiş en iyi dizi olmasının sağlayan nedenlerden biri de budur) olduğu için 37°2 le Matin, izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.

17 Haziran 2011 Cuma

Filmler...

Bu sefer son 3-4 ayda gösterime girmiş filmlere bakıyoruz. Gelin, yerlilerden yabancılara bir tur atalım:

Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides

Serinin 4. filmi, tamamen Kaptan Jack Sparrow üzerine. Ama tamamen! Filmden Sparrow'u atın, denizkızlarının ilk geliş sahnesi hariç bomboş bir film göreceksiniz. Ama Jack Sparrow her derde değiyor. Eğlendiriyor. Bu da bir gişe filminin yegane amacı değil de nedir zaten. Vasat, keyifli bir gişe filmi. İlk filmdeki keyfi arayanlar hiç gitmesin, işin içine Hollywood girmiş!

Hanna

Ben Joe Wright'tan fena halde ümitliydim. Atonement'taki o enfes plan-sekansı hatırlayanlar, meramımı anlayacaktır. Ama adam, son iki filmdir oldukça bilindik bir tür sineması yapıyor. İyi kıvırıyor ama biz ondan farklı tatlar bekliyorduk.

Hanna da kaliteli bir tetikçi (macera) filmi. Farklı bir tat arayanlar, benim gibi meraklanmasın. Konu birinci saatin sonunda bilindik sulara yanaşınca işin de keyfi kaçıyor ve senaryodaki açıklar daha çok göze batmaya başlıyor. Başta Saoirse Ronan olmak üzere tüm kadronun da döktürmesi de bir yere kadar sizi oyalıyor. Ama elektronik müzik severler için kaçırılmayacak bir fırsat, ses kaydını Chemical Brothers yapmış ve o da döktürmüş.

X-Men: First Class

X-Men gerçekten çok farklı bir çizgi roman. Öyle meselelerden güç alıyor ki ne kadar kötü yazsanız-yönetseniz de izlenebilir. Breet Ratner çekti mesela böyle bir film ve yine anlatacak bir sürü meramı olan bir gişe filmi çıkmıştı, Ratner'a rağmen.

Ama bu sefer Matthew Vaughn ve ekibi var, kamera arkasında ve ortaya izlemeye doyamayacağınız bir film çıkarmışlar. Tüm o kişilik, ego, ırkçılık, ayrımcılık, fiziki değişiklik konularına soğuk savaş, politik hileler ekleniyor. 60'ların güzelim Bond filmlerin tadına az da olsa Dr. Strangelove ekleniyor. Valla ben bir keyiflenmişim ki sormayın. Film bitince kendime sordum, "Bir gişe filminden başka ne isteyebilirim ki?".

Keyifli, komik, heyecan verici, detaycı, nefes kesici ve X-Men serisine yakışan bir seyirlik.

Çalgı Çengi

Selçuk Aydemir adını şu an bilmeseniz de çok yakında duyacaksınız. Çünkü Cem Yılmaz'ın sonraki filmini kendisi çekecek! Halbuki kendisi bir mühendis, İTÜ mezunu, duyduğuma göre de çalışıyor hala mühendis olarak.

Haftasonları çekebildiği bu güzel ilk filmi, Cem Yılmaz seyredince gösterim şansı bulmuş. Harika bir film demiyorum. Senaryo zaafları var, tempo da gidip geliyor. Ama kimi sahnelerde tüm bunları unutturup şahane bir komedi filmi izliyorsunuz. Çünkü karakterleri çok orijinal ve doğal. Kendileri bile yetiyor kimi sahnelerde. "Bebeğim" hitabını her daim kullanan mafya adamı, uzun yıllardan sonra gördüğüm en özgün komedi karakteri mesela. Bir ilk film olarak başarılı diyebileceğimiz Aydemir'den çok daha iyilerini bekliyoruz.

(Şu sıralar Kanal D'de yayınlanan Üsküdar'a Giderken dizisi de Aydemir'e ait. Bir göz atın!)

Chico & Rita

2 ay önce festivalde gösterilen ama pek de önemsenmeyen bir filmdi. Halbuki çok şirin bir animasyon. Animasyon dediysem, çocuk filmi kesinlikle değil, bildiğiniz aşk filmi. Cinsellik de içeren, gözlerinizi yaşartan romantik bir dram.

40'lı yıllarda Küba'da birbirlerini görür görmez aşık olan ve uzun yıllar süren aşkların gelgitli hikayesini izliyoruz. Arka planda caz müzisyenlerinin hayatı, Amerika'da yabancı olmak, politik olaylar, paranın hırsı gibi yan temalardan da nasibimizi alıyoruz. Bildiğiniz, dolu dolu film işte. Oldukça hüzünlü, çizgileri de bir o kadar sıcak ve çekici. Olumsuz yanı ise Yeşilçam melodramlarını aratmayan olay örgüsü. Tüm hareketleri rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu da filmin başyapıta dönüşmesini engelliyor.

The Adjustment Bureau

Fikir çok ilgi çekici. Daha önce efsanevi The Dark City dahil birkaç filmde izlesek de iştah kabartan bir fikir, kaderi ayarlayan insanların tüm hareketlerinizi aslında kontrol etmesi.

Ama George Nolfi, bu fikri o kadar sığlaştırıyor ki bir yerden sonra içi bomboş bir film izliyorsunuz. Anlamı olmayan, yer yer boğucu, saçma bir Hollywood filmi daha. Emily Blunt'ı daha iyi filmlerde görmek istiyoruz.

Source Code

İşte keyifli bir bilim-kurgu. Kendini çok ciddiye almayan film, Hollywood klişelerine zaman zaman yer verse de son tahlilde, mantıklı bir yol tutturup sıkmadan nihayete eriyor. Duncan Jones ikinci filminde de umut vermeyi sürdürürken, Jake Gyllenhaal aksiyon yıldızı olmaya alışmaya başlıyor. Rahatlıkla zamanınızın hakkına verecek bir aksiyon/bilim-kurgu seyirliği.

22 Mayıs 2011 Pazar

Kısa Kısa Filmler - 2

Filmlere devam ediyoruz:

Senna

Her ne kadar makine mühendisi olsam da ve hatta otomotiv sektöründe çalışsam da F1 ile hiç bir zaman çok alakam olmadı. Bildiğim şoför sayısı iki elin parmaklarını geçmez ama Senna bunlardan biridir. Sadece pistte ölen efsane pilot olarak tanırdım onu. Ama kendi adını taşıyan belgeselini izledikten sonra durum oldukça değişti.

Belgeselin tek odağı var, o da Aryton Senna. Kalan herkes figüran. Öyle ki söyleşi yapılan kişilerin adı bile yazmıyor filmde. Çünkü gereksiz, gerekli olan tek şey Senna. Zaten filmin çoğu F1 kayıtlarından ve Senna'nın özel kayıtlarından oluşuyor.

Yönetmen Asif Kapadia, belki belgesel türü açısından çığır açıcı bir film yapmamış ama öyle bir duygu yoğunluğu kurmuş ki daha önce Senna'nın adını duymamış biri bile finalde ağlar. Sırf bu muazzam özelliği için bile bu sıra dışı ve uzun belgesel izlenmeyi hakkediyor!

Barney's Version

Ocak ayında Paul Giametti'ye Altın Küre kazandıran bu film, son zamanlarda izlediğim en iyi film. Türkiye'de Benim Hikayem adıyla gösterilen ve pek de ilgi görmeyen film, bence 2011'in sayılı filmlerinden olacak.

Totally Unnecessary Pictures ile uzun süreli pembe diziler çeken Barney Panofsky'nin evlilik yaşamını izliyoruz. İlk evliliğini Roma'da yapan, doğan çocuğun zenci olduğunu görüp eşini terk edince, onu intihara sürükler Barney. İkinci evliliği ise görücü usulüdür ve düğününde başka birine aşık olur. Sonrasında oldukça gereksiz bir evlilik yaşar ve karısını yakın arkadaşıyla yatakta yakalayınca da aradığı bahaneyi bulur ve boşanırlar. Boşanma kağıdını imzalarken aşık olduğu kişiye telefon açar ve ardından üçüncü evliliğini yapar...

Oldukça samimi, haddini bilen, zeka dolu, şaşırtıcı ve komik bir film. Tek istediği aşık olduğu kişiyle beraber olup sonsuza kadar onunla yaşamak olan bir erkeğin 40 yıla yayılan hikayesi, klişe tabirle, sizi hem duygulandırıp hem de kahkahalar attırıyor. Bana oldukça dokunan hüzünlendiren ve en önemlisi keyif veren bir film oldu.

Oyuncu kadrosu muazzam. Paul Giametti, Dustin Hoffman, Rosemund Pike, Minnie Driver ve Bruce Greenwood'dan oluşan kadro, resmen döktürüyor. Makyaj çalışması, kostümler, vb. yan unsurlar da çok iyi. Kaçırmayın!

Unknown

Klasik bir Hollywood aksiyonu ama kendisini izlettiren ve izletmek için de saçmalamayan bir film. Kadrosu gayet iyi. Liam Neeson'dan Frank Langella'ya kadar işini yapan profesyonelleri izlemek keyif veriyor. Senaryodaki bazı eksiklikleri de hızlı temposuyla kapatmayı bilen film, türün sevenlerine hoş bir 2 saat vaat ediyor.

The Mechanic

Saçmalayan ama keyifli bir Hollywood aksiyonu isterseniz de bunu öneririm. Ben Ryan Gosling var diye izledim, pişman da olmadım ama o kadar.

Çakal

Bu Türk filmi, 2010'un sonlarında sinemalara uğradı. Bir gencin, mafyaya girip olaylar içinde kendini harcamasını anlatıyor. Fikir güzel, gayet de iyi niyetli. Ama bütçe sorunundan mı, ilk film olmasından mı bilmiyorum, çok küçük çaplı düşünülmüş. Bir mafya hikayesi için fazla ufak bir anlatı. Zaten finale doğru, bundan ötürü saçmalıklar başlıyor.

The Way Back

Has sinemaseverler bilir ki Peter Weir deyince akan sular durur. Her Weir filmi, küçük de olsa bir incidir. Ama ne yazık ki The Way Back, Weir'in en kötü filmi. Gayet güzel izleniyor ama gerisi gelmiyor. Klişelere saplanmış oldukça vasat bir film. Hele finali, Weir için bir fiyasko! Kesinlikle unutulmalı!

Limitless

Bu garip gerilim, kaçırılmış bir fırsat. The Butterfly Effect misali küçük bir külte dönüşebilecekken daha fazla gişenin heyecanından gereksiz aksiyon sahneleri ve hikayeler anlatmak zorunda kalan, bunun yüzünden de kendi hikayesini derinleştiremeyen bir filme dönüşmüş. Bradley Cooper hariç tüm oyuncuların birer karikatürü oynadığı film, ne Robert De Niro'nun ne de Abbie Cornish'in hakkını verebiliyor. Yazık olmuş.

No Strings Attached

Bir oyuncu ne kadar iyi olsa da bazı türlere yakışmaz. Natelie Portman da komedi oynayamıyor, ışıldayamıyor, her an ağlayacakmış halde olan yüzü dramlara yakışırken komedilerde ters tepki veriyor. No Strings Attached de izlenilmesi keyifli ama boş bir romantik komedi. Ashton Kutcher zaten iticiyken Portman da keyif vermeyince, yan oyunculardan medet umuyorsunuz. Onlar fena değil neyse ki. Olivia Thilby yine çok iyiydi kısa rolünde, ileride daha da ünlü olacak.

Love and Other Impossible Pursuits (The Other Woman)

İşte Portman bu tür için biçilmiş kaftan. Bu sade melodram, vasat ve bilindik hikayesiyle bir tek Portman sayesinde izlenebiliyor. Melodram sevenler için güzel bir seçim ama sevmeyenler uzak dursun.

Kaybedenler Kulübü

Son 2 ayda orada burada çok konuşuldu bu film. 90'ların kült radyo programının hikayesini anlatan film, kimilerini tatmin etti kimilerine de hiç keyif vermedi.

Bu bir Beyaz Türk filmi bir kere. Okumuş etmiş, belirli bir kültüre sahip, entelektüel takılan alt kültüre önem verenlerin filmi. Sezen Aksu çalmayan bir film. Eller havaya kültürüne karşı bir film. Çok içine giremese de Kadıköy yaşantısının filmi. Moda'da yürüyüp, bir bankta kitap okuyan, geceleri ucuz birayla sarhoş olup kaldırdığı kız/erkekle tek gecelik ilişki yaşayanların filmi. Bu açıdan bakınca bir ilk film ve hasbelkader hakkını da veren bir film.

Ama daha genelden bakınca asla bir High Fidelity ya da 24 Hour Party People kıvamına ulaşamayan çünkü çok sığlarda gezinen, klişelere takılan bir film. Ama keyifli mi? Sonuna kadar. İlerisi için umut verir mi? Evet.

24 Nisan 2011 Pazar

Festival Günlükleri - 4

1 hafta geçse de festivalin kendi adıma en uzun süren gününü anlatmaya başlayabilirim. Festivali bitirirken tam bitirmek istedim ve tam 4 filmlik bir program hazırladım. Buyrun şimdi bakalım sırayla:

Ingmar Bergman, beni koltuğuma çivileyen ilk yönetmendir. Nispeten en iyileri arasında yer almasa da ustalık dönemi yapıtlarından olan Höstsonaten (Güz Sonatı), beni mahveden ilk filmdi. O günden beri Bergman'a derin saygılarımı sunarım. O yüzden festivalde Bergmanya'ya Yolculuk adında bir belgesel gördüğümde hemen bilet aldım. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş'un çektiği bu belgesel, ikilinin Bergman'ı daha iyi anlamak ve saygılarını sunmak için yaptıkları İsveç seyahatini belgeleştiriyor. Son derece kişisel ve amatör bir belgesel. Zaten izlenebilirliğini bu amatörlüğüne ve Bergman sevgisine borçlu. Bergman'ı bilmeyen birinin bu filmi izlemesi işkence olur. Bergman-severler içinse hoş bir seyirlik.

İkinci filmim, Kanada yapımı vasat bir polisiye. Ed-Gass Donnelly'nin yönettiği Small Town Murder Songs, senaryosunun yavanlığının ceremesini çekiyor. 'Katil kim?' sorusunun cevabı filmin ilk 10 dakikasında belli olunca geriye tek gizem kalıyor: Polis komiserimizin geçmişindeki sır ne? O da son derece yavan bir yere bağlanınca film hakkında konuşacak şey kalmıyor ve salondan büyük bir hayal kırıklığıyla ayrılıyorsunuz.

Üçüncü filmim, 2000'deki festivalin en konuşulanlarından. Terence Davies'in kostümlü draması The House of Mirth (Keyif Evi), 19. yüzyılın sonlarında geçiyor. Burjuvazinin yeni yeni burnunu soktuğu New York aristokrat sınıfında genç bir kadınının, kendi hayatını yaşamak istemesi uğruna yavaş yavaş çökmesi anlatılıyor. Böylelikle hem güzel bir sınıf eleştirisi yapıyor hem de kadının sınıf çatışması içinde boğuluşunu gösteriyor. Ama bunu son derece ağdalı yaparak etkisini yavaşlatıyor ve emsallerinin bir adım gerisine düşüyor. Ayrıca filmin, X-Files dizisinin Scully'si olarak tanınan Gillian Anderson'un bildiğim tek başarılı performansını barındırdığını söylemem gerek.

Festivalde izlediğim son film, aynı zamanda en iyi filmdi. Bu yılın başında Berlin'de Altın Ayı kazanan İran yapımı Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin), harikulade bir sinema örneği. Film, kızlarının geleceği için yurt dışına çıkmak konusunda anlaşmazlık yaşayıp boşanmaya karar veren bir çiftin birkaç gününü anlatıyor. Filmin erdemi, olayları son derece doğal betimleyebilmesi ve bunu sinemasal olarak yansıtabilmesi. Gündelik hayatta karşılaşılan küçük olayların hayatları nasıl değiştirdiğinin altını çizmesi ve çizerken asla abartmaması, olaya çeşitli açılardan bakabilmesi ve tüm açılara eşit mesafede durabilmesi. 2011 yılında böyle bir film izleyebilmek beni çok sevindirdi. Damakta çok değişik tatlar bırakan enfes bir film. Şimdiden 2011'in en iyilerinden diyebiliriz.

17 Nisan 2011 Pazar

Festival Günlükleri - 3

Festivalin son haftasına 8 biletim vardı lakin 7'sine gittim. Haftanın ilk günü Bela Tarr'ın son filmi vardı ve hafta içi, mesainin üstüne bir Tarr filmini 2.5 saat çekemeyecektim. Hele Arka Pencere'de şu yorumu okuduktan sonra: "A Torinoi lo'yu bitirebilenler psikolojik tedavi görmeye başladı."

O yüzden haftaya salıdan başladım. Belma Baş'ın ilk uzun metrajı Zefir, umut vadeden bir ilk film. Filmde işlenen öğeler bana yüzeysel geldi. Belki bir tercih meselesidir lakin karakterlere dair oldukça yetersiz bilgi var. Bilhassa anne karakteri bu yüzden 3. boyutuna kavuşamıyor. Hatta filmde, kanlı canlı diyebileceğimiz tek karakter Zefir'in kendisi. Dediğim gibi bu bir tercih olsa da benim filmin içine girmemi engelledi. Ama Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Semih Kaplanoğlu gibi giderek ustalaşan isimlerin ilk filmlerine oldukça benzeyen , başarılı bir atmosferi var filmin. Bu açıdan Belma Baş, takip edilecekler listeme girmiştir.

2 gün sonra sırada bir Japon filmi vardı. Noruwei no Mori (İmkansızın Şarkısı) açıkçası beklediğim kadar iyi çıkmadı. Daha doğrusu ben yetişkin insanlar arsında geçen bir melodram bekliyordum. Lakin onun yerine 20'sine girmemiş üç genç arasındaki deli fişek bir aşk üçgeni izledim. Böylece olgunlaşmamış, kimi zaman saçmalayan ilişkiler ön plana çıkmış. Cinselliği, tutkuyu, vurdumduymazlığı görüyoruz her adımda ve sanki bu, filmi benden olabildiğince uzaklaştırdı. Lakin bu, filmin güzelim görüntülerini, müziğini ve bütün olarak başarılı atmosferini görmemi engellemedi. Zaten film, dün festivalden FIPRESCI ödülü aldı.

Cuma akşamı, bu yılın başında Kanada adına Oscar'a aday olan Incendies (İçimdeki Yangın)'a gittim. Konu bir kere çok ilginçti: Yemen asıllı bir Kanadalı kadın ölünce ikizleri vasiyetini dinlemeye gidiyor. Babalarının hala yaşadığını ve bir ağabeylerinin olduğunu öğreniyorlar. Anneleri ikisini de bulmalarını vasiyet ediyor. Böylece Yemen'e, Yemen İç Savaşı'na ve kadın olmanın zorluklarına uzanan tüyler ürpertici bir yolculuk başlıyor.

Konu o kadar ilgi çekici ki jeneriklere kadar gözünüzü kırpamıyorsunuz. Hakkını vermek lazım, senaryo çok iyi yazılmış. Diğer teknik unsurlar da gayet yerinde. Belki bir başyapıt değil ama hem söylediklerinin altını dolduran hem de ilgi çekici olmayı başaran nadir yapımlardan!

9 Nisan 2011 Cumartesi

Festival Günlükleri - 2

2. günlüğü biraz rötarlı yazdığımdan sadece filmler üzerine olacak. Bu sefer 2 günde gittiğim 3 filmi ele alacağım.

Narayama Türküsü (Narayama-Bushi ko) 1983 yapımı bir Japon filmi. Aynı yıl Cannes'da Altın Palmiye almış. Büyük ihtimalle 84'te de festivalde gösterilmiş. 30. yıl şerefine de yeniden programa alınmış ki ben de fırsat bulup izledim. Birkaç yerde adını duymuştum lakin hiç izlemek aklıma gelmemişti. Festival vesile oldu.

Shohei Imamura'nın yönettiği film, natüralizmin başarılı bir örneği. Belki de bir başyapıt ama açıkçası ben öyle bir tat almadım. İzlediğime memnun oldum çünkü farklı bir film ve bu farklılığını sinematografik açıdan başarıyla filme de yedirmiş. Hayran kalmamak elde değil yani.

Film, ana yerleşimlerden uzak bir Japon köyünde yaşlı bir kadın olan Orin'in yılını anlatıyor. Böylelikle hem Japon köy yaşantısını gözlemliyoruz, hem yaşlı-genç kavramı üzerine düşünüyoruz. Bu açıdan bile önemli bir film. Bir de bunları natüralizmle harmanlaması var. Kamera tüm olaylara gayet tarafsız, bir belgesel kamerası gibi. Böylelikle filmdeki tüm sahneleri sanki doğalmışçasına seyrediyoruz. Benim daha önce pek şahit olmadığım farklı bir anlatı. (Şimdi bakınca biraz Ray Andersson'un filmlerine benzettim ama o filmler 2000'lerde) Üstelik araya çekinmeden, gerçek doğa görüntüleri de koymuş (yılanın fareyi yemesi gibi), çektiğinin doğal olduğunu ispat edercesine.

Bu filmin üstüne Julian Schnabel'in yeni filmi Miral'i izledim. Politik bir eser, tamamen. Gerçek bir öykü. Senarist Rual Jebreal'in otobiyografik öyküsü, yalnız kendi adını değiştirmiş, bir çiçek adı koymuş kendine.

İsrail'de doğan Filistinli bir kızın, annesinin, halasının ve hocasının çarpıcı öykülerini izliyoruz. Böylece İsrail'in tarihine ve oradaki olayların bir kısım sebeplerine de göz atıyoruz. Doğal olarak feminist düşünceyi, o zor coğrafyada kadının adını da öne çıkaran bir film. Bilhassa Miral'ın hocası Hind'in hikayesi yürek burkucu ve ibret verici. Bizim Kardelenler kampanyası aklıma geldi hemen. Ama Bayan Hind tam 63 yıl önce bu kampanyayı Kudüs'te gerçekleştirmeyi başarmış ve o okulun hala açık olması sadece oradaki insanlar için değil, tüm insanlık adına gurur verici. Bir bakıma da bizim Kardelenler (ve Baba Beni Okula Gönder) kampanyamızın ne kadar geç başladığını da görüp içleniyor insan.

Bir film olarak yeni bir şey söylemese de sadece gösterdikleri uğruna herkesin izlemesini salık veriyorum.

2 gün sonra, akşamleyin hoş bir Fransız komedi-dramına gittim. Adı Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs). Yıllardır beraber olan bir arkadaş grubunun bir ayına odaklanıyor film. Grup içi dinamikler, hayatın bireye etkileri, çevresel faktörler bu filmin ana etmenleri. Bu etmenlerin de başta arkadaşlık vefası ve sevgisi olmak üzere bir sürü açılımı var.

2.5 saati aşkın süresiyle yönetmen Guillaume Canet, günümüz insan ilişkileri hakkında bayağı bir şey söylemek istemiş. Kısmen de başarmış. Lakin filmin popülerleştirilmesi uğruna (2010'un Fransa gişe rekortmeni bu arada) sürenin uzatılması gereğinden çok fikirle birleşince, film çorbaya dönüşmüş ve değinmek istediği çoğu şey yüzeysel kalmış. Mesela tam da bu konuyu başarıyla peliküle döken Amerikan İmparatorluğunun Çöküşü (Le Déclin de L'empire Américain)'nü mutlaka izlemenizi öneririm. Favori filmlerimdendir.

Ama ortada son derece keyifli, akıcı ve güldürmeyi başaran bir film var. Değindiği konular hakkında düşünmek için birebir.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Festival Günlükleri - 1

Sabah Feriköy'de uyandım. Aşağı salınarak Nişantaşı'na inerim diyordum. Yeni bir yol deneyinde saçmaladım biraz. Yağmurda yağıyordu nasıl, elde de simit kaybolmuşum hafiften. Toparlamak kısa sürdü neyse ki. Tam reklamlar başlarken City's'deki salona girdim.

İlk filmim Norveç yapımı. Sinemaseverlerin yakından takip ettiği ama benim ilk defa izlediğim Brent Hamer'in son filmi. Zaten artık Hamer'in imzası olan bir anlatı olan kısa hikayeler anlatıyor. Çoğu birbirinden bağımsız ama hepsinin ana teması aynı: Noel. Filmin adı Hjem til Jul (Yeni Yıl). Yanlış çevirmişler, farkındayım, noel filmleri hep aynı dertten mustarip zaten.

Film, akıcı ve dinlendirici bir seyirlik. Kaymak gibi akıyor. Noel, ana tema olunca da maneviyat ana hissiyat olmuş. Pek din mevzularına bulaşmak istemediği belli. Amacı, bu dini bayramda öne çıkan toplum maneviyatını, aile bilincini, insanlar içindeki iyi tarafı vurgulamak. Bu açıdan, fazla da kurcalamadan izlerseniz keyifle salondan çıkarsınız. Ben böyleydim. Ama filmdeki bu naiflik yüzünden eksik tarafları var. Bunlara takılırsanız sevmemeniz de gayet olası.

Salondan çıkıp yürüyerek Taksim'e vardım. Yağmur yağıyordu lakin, hafta içi pek yürüyemediğimden yürümek çok hoşuma gitti. İstiklal'de yürürken Mangal Keyfi aklıma geldi. Dürümümü yerken Engin aradı, 2. filmde bana katılacağını söyledi. O da yemeğini yiyince çıkıp ona bilet aldık. Seans saati gelene kadar da bir şeyler içtik. 15 dakika kala Beyoğlu Sineması'na girdik. Ana holde liseden bir arkadaşımızı, Ayşenur'u gördük. Oturduk, konuştuk. Festivalin bir amacı da zaten bu, ne zamandır göremediğiniz arkadaşlarınızla buluşturmak. İşte festival ruhu budur. Bakalım bu 15 gün içinde daha kimleri göreceğim.

İkinci filmim, Meek's Cutoff (Kestirme Yol)'du. Kelly Reichardt, sevdiğim yönetmenlerdendir. İlk defa da yine festivalde keşfetmiştim adını, 2006'da Old Joy'la. Sonraki filmi de (Wendy and Lucy) çok şirindi. Sapına kadar bağımsız, son derece yavaş ama çok ferahlatıcı filmler çeker. Ama bu filmi olmamış. Bir şeyler anlatmaya çalışmış, ortada malzeme var ama bundan bir şey çıkmıyor. Çok erken ve beklenmedik bir final bu düşüncemin ana sebebi olabilir. Yanımda Ayşenur oturuyordu (şansa bak, yan koltuğumu almış), film bitince güldü, neden burada bitti diye. Çoğu izleyici de eminim aynı duyguyu taşıyordu.

Film, 1840'larda üç evli çiftin göç ederken yanlış yoldan gitmelerini ve bunun getirdiği huzursuzluğu anlatıyor. Oyunculuklar çok iyi. Paul Dano, Michelle Williams ve Bruce Greenwood çok iyiler ama çöl arkaplanlı bir filmde, hele dönem filminde insan farklı şeyler bekliyor ki film izlenebilir olsun. Festivaldeki ilk hayal kırıklığım.