eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2011 Salı

Neden Türk Dizisi Seyretmiyorum?

Türk dizisi seyretmemek, kimileri için özünü inkar etmek, kimileri içinse elitist olmakla eşdeğer. Ben bu iki yaklaşımı ve hatta yapılan diğer mesnetsiz yaklaşımları da reddediyorum. Çünkü ortada ciddi bir anlayış eksikliği var bence.

Bir kere şunu belirtmem gerek, dilediğiniz kadar ‘entel’ yaftası yapıştırın bana ama kendimi standart bir Türk insanından farklı görüyorum. Bu, bir aşağılama değildir, öyle bir hakkı kendimde asla görmedim, görmeyeceğim de. Ama yetiştiriliş tarzımdan (İngiliz sistemiyle orta okul, Amerikan sistemiyle de üniversite okudum, tamamen Türkiye sınırları içinde olmama rağmen!) ve bunun getirdiği bakış açısı farklığından (ki bundan son derece memnunum) standart bir Türk insanından farklı düşünüyorum, çoğu konuda. Televizyona ve içindeki ürünlere bakış açım da bu açıda.

Yaklaşık bir yıl sonra, ilk defa oturup tamamen bir Türk dizisi seyrettim. Esas sebebi, diziyi yazan ve yönetenin bir İTÜ mezunu olmasıydı. Benimle aynı havayı teneffüs etmiş birinin, bana yakın bir şeyler yazacağını düşündüm. Kısmen de haklı çıktım, benim de, herkes gibi, diziyi fark etmemi sağlayan ‘İTÜ Makine’deki Bıyıklı Kızlar’ caps’i* çok ses getirdi. Ardından da diziyi incelediğimde teknik ekibin iyi olduğunu, oyuncu kadrosunun da Öner Erkan, Tülin Özen, Erdal Tosun, Erkan Can gibi sevdiğim oyunculardan olduğunu gördüm. Başladım 1. Bölümden izlemeye. Ben daha 8’deyken dizinin 13. bölümde final yaptığını öğrendim. Dün de o bölümü izledim. Dizinin adı Üsküdar’a Giderken, bazılarınızın tahmin ettiği gibi.

Dizi konseptinden önceleri memnun kalsam da ilerledikçe daha da saçmalamaya başladığını fark ettim. Bazı yerler gerçekten komik ve iyi bağlanmış olsa da (absürd komedi sevmediğimden olsa gerek) saçmaladığı yerlerde oldukça sıkıldım ki bölümleri reklamsız izledim ve dizi, normal bir Türk dizisinden gayet kısaydı, 1 saati biraz aşıyordu.

Sonra dizide sevmediğim tüm unsurların, Türk dizilerinin genel sorunu olduğunu fark ettim. Bu yüzden de bir liste ile durumu açıklamaya karar verdim:

1) Diziler, dizi konseptine uygun yazılmıyor: Dizi konsepti, anlatmak istediğin hikayeyi, uzun zamana yayarak anlatma biçimidir. Ama bu zaman, önceden bellidir. Yoksa senin hikayenin giriş-gelişme-sonuç bölümleri ya olmaz ya da tüm bölümler birbirine girer ve ortaya acayip bir şey çıkar. Bizim Türk dizilerimiz aynen böyledir, ucube gelişme ve sonuç bölümleri bulunur, zaten giriş diye bir şeyden habersizdirler. [Üsküdar’a Giderken, besbelli 13 bölüme göre ayarlanmamış bir dizi, bunun sonuçları son 3 bölümde gayet belli oluyor.]
2) Süreleri çok uzun: Bu problemin herkes farkında ama problemin (şimdilik) çözümsüzlüğünün farkında değiller. Bununla ilgili eski bir yazım bulunuyor. Ama olay şu: Zaten belirsiz bir ömrü olan, dolayısıyla geleceği olmayan bir hikaye yazıyorsun, bir de bunu uzatmak için gereksiz karakterler, gereksiz olaylar ve gereksiz diyaloglar ekliyorsun. Senaryonun içi tamamen boşalıyor. [Buna her diziden sürüyle örnek verilebilir, Üsküdar’a Giderken’de Selçuk ve Külhan karakterleri güzel iki örnek.]

3) Konu basiretsizliği: Bu, ya tutmuş bir konudan nemalanmak istenmesinden kaynaklanıyor ya da akla bir şey gelmemesinden. 1. şık kapitalizmin engellenemez bir koşulu ama 2. şık bariz bir tembellik. Türkiye gibi kültürler beşiği ve her an aktif bir ülkede nasıl konu sıkıntısı çekiliyor anlayamıyorum. Bu madde, ana konularda geçerli olmasa bile yan konularda mutlaka kullanılıyor. 2. Maddenin getirdiği bir sonuç olarak da çıkıyor.

4) Anlatım tekniği basiretsizliği: Üsküdar’a Giderken bu konuyu animasyonlarla biraz atlatabilmişti ama sona doğru olan bölümlerde, parasal sıkıntıdan olsa gerek, animasyonlar tamamen bitti. Tüm diğer Türk dizileri bu sorunu çekiyor çünkü ekonomik ve zaman kısıtı bulunuyor. Boşuna riske ve yatırıma girmek istenmiyor. Klasik çekimle tüm dizileri çekiyorlar. Hal böyle olunca, gayet sıkıcı ve basit planlar seyrediyorsunuz. Buna senaryonun zayıflığı da eklenince dizi, 2-3 bölüm sonra sizi (en azından beni) soğutuyorlar.

*: Caps, bir film, dizi, vb. görsel yayının bir bölümüdür.

7 Kasım 2010 Pazar

Son Zamanlarda İzleidkleirm

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80'ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.

J'ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: "19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan." Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.

Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye'de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.

Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.

The Town

Ben Affleck'in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood'un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck'in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.

Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.

Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.

Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.

Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera'nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera'da.

Film, 90'lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90'lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.

The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon'da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network'te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo'nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark'ın Eduardo'ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.

Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar'ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.

The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.

Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.

26 Eylül 2010 Pazar

The American

Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception'ı 2010'un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.

Türkiye'de Eylül 2010 programına bakan bir sinemasever, durumu zaten kavramıştır. Koca ayda izlenebilecek sadece 2 film bulunuyor (Machete'yi sayan varsa 3 olur): The American ve I Killed My Mother. Bugün ilkine gittim. Açıkçası fazla risk aldığını söyleyemeyiz ama gayet kaliteli bir film olduğu apaçık ortada.

Bir tetikçi/silah ustasının İtalya'daki inziva günlerini izliyoruz. Senaryo gayet tahmin edilebilir ama iyi oturmuş. O yüzden de bu kısmı direkt geçerseniz iyi edersiniz. Çünkü The American senaryosuyla ve benzeri yan unsurlarla değil, gösterdikleriyle ön plana çıkmayı tercih ediyor.

Müzik videosu geçmişini filmde sonuna kadar kullanıyor Anton Corbijn. Atmosferi iyi oturtmuş. Işığı iyi kullanmış. Çerçeveleri kusursuz. Ama daha önemlisi mekanı (klişe tabirle) karakter haline getirmeyi başarmış. Tetikçinin yaşadığı stresi, giderek artan bunalımı; İtalyan köyünün daracık sokaklarıyla çok iyi yansıtılıyor. Labirenti andıran sokaklar, tetikçinin çıkışsızlığını ve giderek tükenişini diyaloglara gerek duymadan yansıtıyor. Böylece George Clooney'in sağlam performansıyla da izlerken keyif alınan bir yapıma dönüşüyor.

Ayrıca kadın oyuncusu Violante Placido ile de beni oldukça etkilediğini belirtmeliyim. Bu kusursuz fiziğe sahip İtalyan kadını beni izlerken bayağı mest etti. Ama asıl şoku annesinin kim olduğunu öğrenince yaşadım. Başka bir kusursuz İtalyan fiziği de annesidir ve benim favori filmimde oynamıştır (hatta filmin sevdiğim bölümlerinin birkaçında) ki sırf bu film için Sicilya'ya gittiğimi söylersem bazılarınız anlar hangi film ve kim olduğunu (anlamayanlar IMDB'ye baksın).

Normal bir sezonda sadece dikkat çekici bir yapım olabilecekken böyle bir yılda ismi oldukça zikredilen bir filme dönüşecek. Gerçekten de 2010 yılı içinde paranızı rahatlıkla harcayabileceğiniz sayılı filmden biri.

Oyuncular: George Clooney, Violate Placido, Johan Leysen, Thekla Reuten, Paolo Bonacelli - Görüntü Yönetmeni: Martin Ruhe - Müzik: Herbert Grönemeyer - Senaryo: Rowan Joffe (Martin Booth'un 'A Very Private Gentleman' adlı romanından) - Yönetmen: Anton Corbijn - ***1/2