aşk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2011 Pazar

Beni Unutma


Issız Adam, belki bir başyapıt değil ama Türk Sineması'nda bir milat oluşturduğu kesin. Bu milat, Türkiye'de gerçek ve sağlam bir aşk filmi yapılabileceğini gösteriyordu. Gerçi öncesinde de çok iyi aşk filmleri (Selvi Boylum Al Yazmalım, Vesikalı Yarim ve Kırık Bir Aşk Hikayesi aklıma ilk gelenler) vardı ama 95' yılında oluşan dönemsel geçişle eski dönem tamamen unutulmuştu. Issız Adam'dan sonra aşkı anlatan veya anlatmaya çabalayan bir sürü film çıktı.

Beni Unutma da bunlardan biri. Hatta senaristi (aynı zamanda film eleştirmeni) Burak Göral, Issız Adam'ın yarattığı bu etkiyi de bilen biri (Sinema dergisi - Kasım 2011 Burak Göral röportajı).

Beni Unutma, bir aşkı anlatmaya çalışan film. Çok şükür ki anlatıyor da. Filmin ilk yarısı, sadece aşkı anlatıyor, gayet yere basan ve klişe olmayan bir şekilde. Hatta antrakta girince kendime sordum: "Her şey iyi güzel de bundan sonra ne yapacaklar?" Çünkü filmin altyapısı anlatılan aşkta sanki kötü bir şey olamazmış gibi kurulmuş. Tek çatlağa sebep olacak konu, eski sevgililer ama onlar da nerdeyse hiç görünmüyor.

2. yarıda film tökezlemeye başladı. Daha doğrusu yapılan senaryo hamlesi, filme zarar vermiş. Çünkü aniden gelen kırılma ve onun etkileri filme iyi yedirilememiş ve gerçekçiliğe zarar vermiş. Tahmin yürüttüğüm eski sevgililer olayına ucundan girilse de yan öykü bile yaratmayacak kıvama ve hatta filmi daha da zedeleyecek şekilde gerçeküstü bir hale bürünmüş.

Hal böyleyken, final sahnesi hafiften burnunuzu sızlatsa da 'olamamış' bir filmi bitirerek salondan ayrılıyorsunuz.

Not: Final sahnnesi çocukken çok etkisinde kaldığım, halbuki iyi bir melodramdan fazlası olmayan My Life'ı hatırlattı bana, hüzünlenmeme bir sebep de bu etki oldu. O filmde, Michael Keaton öleceğini anlayınca, çocuğu büyürken izlesin diye bir sürü video kaydediyordu. Çocukluk aklımla beni çok sarsmıştı.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

37°2 Le Matin (Betty Blue)

7-8 aydır erişemediğim sabit diskime sonunda erişince, kıyıda kalmış bazı filmleri de tekrardan hatırladım. Betty Blue (37°2 le Matin) filmi de bunlardan biri. Daha bunun gibi sürüyle film var, The Last Detail gibi.

37°2 le Matin 1986 yapımı bir Fransız filmi. O yıl tüm dünyada da oldukça popüler olmuş. Hala da hatırlayan var (ki ben de bir dergiden okuyup radarıma almışımdır). Ama izledikten sonra IMDB'den yapıtığım kısa araştırma sonrasında o yıl Oscar dahil tüm ödüllere aday olmasına rağmen çok da beğenilmediğini gördüm. Hatta yönetmeni Jean-Jacques Beineix'in ikinci yapıtı olan bu film, aynı zamanda kendisinin son popüler filmi.

Filmin fazlasıyla erotik, şimdiden belirtiyim. Hatta ilk sahnesi gayet hardcore diyebileceğimiz bir sevişme sahnesi. Film boyunca da iki ana kahramanımız, bol bol çıplak kalıp sevişiyorlar. Bu arada 'film boyunca' tanımım gayet geniş çünkü tam 180 dakika sürüyor. Sinemalarda sanırım 2 saatlik kurgusu oynamış ama o kurguyu bulmanız bence çok zor. DVD olarak direkt yönetmenin kurgusu var.

Film 3 saat olmasıyla, baştan sıkıyor ama garip bir şekilde akıyor ama bütünlüklü olarak değil. Şöyle ki yanlış hatırlamıyorsam film, 5 bölümden oluşuyor. Bu bölümler fiziksel olarak ayrılmıyor ama gayet hissediliyor. Mesela filmin ilk 40 dakikası, bir sahilde kahramanlarımız Zorg ile Betty'nin birbirlerini tanıma süreciyle geçiyor. İşte bu bölümler kendi içlerinde gayet akıcı, sıkmıyor ama birinden diğerine geçerken tempo değişimi yaşanıyor ve doğal olarak seyirci filmden kopuyor. Tıpkı sahil kasabasından Paris'e geçtiklerinde yaşandığı gibi.

Film, Zorg ile Betty'nin oldukça delişmen ve doludizgin ilişkisini anlatıyor. İlkişkilerinin ilk haftasından başlayan film, sonuna kadar götürüyor. İlişkiyi izlenebilir kılan iki unsur var: İlki, Betty'nin delilikleri, aklına eserse adam bile öldürebilir sebebi ne olursa olsun. İkincisi de Betty ne yaparsa yapsın, Zorg'un ona olan sadık tutkusu. Film boyunca olan tüm dinamikleri, bu iki unsur tetikliyor.

Filmin tadı ise son yarım saatte ortaya çıkıyor. Yani ilk 2.5 saat gayet boş gelebilir film size. Bu son 30 dakikada ve hele final sahnesinde, ikili arasındaki aşkın tüm gerçekliği ve özünü ortaya koyuluyor. Sanki beyninize işleniyor, o kadar saf bir sinema tadı veriyor.

Bu yönden, bu filmden 2 yıl önce çekilen ve benim en'ler listemde ilk 4'te olan Paris, Texas'a benziyor. Paris, Texas'ı bırakın geçmesi, yakalaması bile zor olsa da (o filmin sonunda 5-10 dakika yerimden kalkamamıştım, olağanüstü bir eserdir) o hisse yaklaşıyor. Bu his, aşkın ne kadar harika bir duygu da olsa maddi dünyayla çakışınca yarattığı uçlara varan dengesizlikleri tüm yalınlığı ile gösterebilmesi. Diğer deyişle manevi duygunun uç noktası olan aşkın, maddi dünyayla çelişkisini gerçekçi olarak yansıtabilmesi.

Bu olguyu, bırakın yansıtmayı saptayabilen bile çok az sanat eseri (Six Feet Under'ın gelmiş geçmiş en iyi dizi olmasının sağlayan nedenlerden biri de budur) olduğu için 37°2 le Matin, izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.

6 Şubat 2011 Pazar

Aşk Tesadüfleri Sever

Aşk filmi takıntımı, beni tanıyanlar bilir. Ne kadar klişe de olsa izlerim. Mesela bazıları vardır, buram buram klişedir ama güzel bir ritim ve damar yakalarsa sıkmadan hatta keyifle kendini izletir. Mesela Notting Hill, benim için çok önemlidir, klişe olsa da.

Issız Adam'la birlikte batılı manada aşk filmleri modası bizde de başladı. Artık her sezon birkaç yapım mutlaka görüyoruz. Bunlardan birkaçını izlemeye çalışıyorum. Hem iyi bir film çıkar ümidimden hem de Türk Sineması'nın desteklenmesi gerekliğinden. (İyi bir Türk filmine mutlaka para vermeyi kendime borç edindim, ya sinemada ya orijinal DVD'si ile)

Bu filmimiz de o kotadan radarıma girdi. Parayı verip izledim. Sonuca geçmeden bir yönetmene bakalım isterseniz:

Ömer Faruk Sorak, başarılı bir klip yönetmenidir. Vizontele, GORA ve Yahşi Batı ile star odaklı filmler çekmiş ve kendinden bir şey katmamıştır. İlk defa Sınav ile kendi istediğini yapmış, klişe de olsa eli yüzü düzgün bir gişe filmi yapmıştı. (Filmden bir tek harika soundtrack albümü kaldı!)

O yüzden filmin oldukça klişe olacağını baştan biliyordum. Haksız da çıkmadım. Film, baştan sona klişe. Ama filmin arızası bu değil. Bunu başarıyla yönetse, gayet güzel bir film yapılabilirdi mesela.

Ama film, rengini seyirciyle ısrarla belli etmek için can attığı için kendini zedeliyor. O kadar abartılı sahneler var ki...

Ama yine de hoş görülebilir. Fazla pişmiş bir yemeğe benzeyen bu haliyle kalsa 'keyifli bir film' yorumunda bulunabilirdim. Çünkü gerçekten seyircisini sıkmıyor, temposunu da koruyor, amacını da hiç kaybetmiyor.

Ne yazık ki son 10 dakikaya bu duyguyla giren bendeniz, o son 10 dakika yüzünden filme kötü diyorum artık. Daha da ilginci ne biliyor musunuz? Filmi, layığıyla bitirmek gayet kolayken, işi zora sokup batıran yönetmenin ve senaristin ta kendisi.

Filmin müzik albümü çok iyi. Alıp dinleyin, pişman olmazsınız.