gezi yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2011 Salı

Tiflis Notları - 2. ve Son Kısım

Hostelde biraz dinlendikten sonra arkadaşımız Soppa ile buluşmak için Freedom Square'e (Barış Meydanı) doğru yola koyulduk. Soppa'yı İstanbul'da tanımıştık, can dostum Müge'nin arkadaşı olarak Engin'de 10 gün kalmıştı. Blogta da bahsettiğim Bir Yaz Gecesi'nde o da bulunuyordu.

Soppa ile buluştuktan sonra yemek için mekan aradık lakin festival yüzünden adım atacak yer yoktu. Sonra Soppa ve arkadaşı Theo bizi, tenha bir sokakta bulunan tabelası sökülmüş bir bara götürdü. İçerisi Jimi Hendrix, Beatles gibi efsanelerin fotoğraflarıyla doluydu ve 90'lar rock parçaları çalıyordu. Bir köşede bir Commodore 64 duruyordu ve Mario Bros açıktı, isteyen oynasın diye. Bu ilginç mekanı iki orta yaşlı kadın çalıştırıyordu. Yani Türkiye'de pek benzerine rastlayamayacağınız bir mekandı, gayet de hoştu. Soppa'nın bir sürü arkadaşı da bizim masada oturdu lakin bizimle pek muhatap olmadılar. 2-3 saat orada oturduk, ben 2 tost yedim, yerel bir bira daha denedim, bu seferki daha sertti.


Oradan çıkınca hostelimize döndük. Hilal çay demledi, yoldan aldığımız ama pek beğenmediğimiz keki yedik. Ben lobide Ordu'yu tanıtan Türkçe-İngilizce bir kitap buldum, kim bilir kim bırakmıştı oraya, adı da 'O2'nun Yurdu - Ordu'ydu.


Sabah biraz daha dinlenmiş uyandık. 1 civarında yine Soppa ile bulaşacaktık ama öncesinde biraz ddolaşmak istedik. Hostelin yakınında yerel bir pazar bulduk. İki adımda bir mangalları yakmışlar domuz şiş satıyorlardı. Meyve, pestil, vb şeyler satılıyordu. Sonra bir köprüyü geçerken bir bit pazarına rastladık. Çok garip şeyler satılıyordu: Otel terlikleri, abaküs, eski anahtar kilitleri, eskimiş madalyalar, ... Otel terliği ile abaküsü alan çıkıyor mu diye merak ettim.


Tuttuğumuz yol bizi yine Freedom Square'e çıkarırken yol üstünde şekerli hamur işi alıp mobil kahvaltımızı ettik. Sonra da dondurmacıya gidip birer dondurma aldık.

Soppa ile buluşunca şehrin ana caddesinde yürümeye başladık. Parlementonun, opera binasının, teknik üniversitenin, posta merkezinin, konser salonunun önünden geçtik. Hemen hepsi, komünizmde devletin üstünlüğünü hatırlatan görkemli yapılardı. Yorulunca otobüse binerek devam ettik.

Bir yerde başka bir otobüse daha binerek rakım aldık biraz ve bir mesire yerine ulaştık. Ortalık cıvıl cıvıl kalabalıktı. Küçük konserler, çocuklar için çeşitli oyunlar, küçük otantik köy kulübeleri vardı. Asıl garibimize giden, her yerde, meyvesinden etinden şarabına kadar yemek açıkta ve bedavaydı. Soppa, önce halka açık bir etkinlik dedi ama sonra öğrendik ki belediye çalışanlarına özel bir etkinlikmiş ve davetiye gerekiyormuş ama biz arada kaynamışız. Canımıza minnet, karnımızı doyurduk, şarabımızı içtik, etrafı gözlemledik.




Ordan çıkıp yine merkeze indik. Bu sefer Tiflis'in eteklerine yayıldığı dağın tepesindeki parka çıktık. Bu düzenli ve daha çok çocuklara hitap eden park, ücretsizdi ama içindeki dönme dolap ve rollercoaster için para vermeniz gerekiyordu ama biz onlara binmedik. Parkta biraz yürüdük, Tiflis'e tepeden baktık, gerçekten çok geniş olduğunu gördük (umduğumuza göre). Sonra ağzına kadar kalabalık bir otobüsle aşağıya indik ki oturmama rağmen başımdaki üç velet hiç rahat vermedi, sağ olsunlar.


Merkezde, yine yemek için yer aradık ama her yer yine doluydu. Soppa sonunda bir tavernaya götürdü bizi. Türkiye'de hiç gitmemiştim, artık gitmedim demem. Dönen ışıklarıyla, şantörüyle ve garip dekoruyla pavyondan hallice bir mekandı ama gayet aileler gelmişti. Hatta çocuklarıyla gelen iki kadın vardı. Bu olabildiğince garip ortamı gözlemlemek fena halde ilginçti. Bir de bir kadınla iki erkek durmadan şantöre para verip şarkı çaldırıyordu ve dans ediyorlardı. Bir şarkıyı tam 3 kere çaldırdılar ki Soppa ve arkadaşı Theo çıldıracaktı.

Yemeğe gelince o, enteresan bir şekilde iyiydi! Önce tavuklu bir çorba içtim. İçinde tavuğun kemiklerini de koymuşlardı, etleri çorbaya tiftilmişti. Bol sarmısaklı bu çorba enfesti. Çok beğendim. Sonra da peynirli bir hamur işiyle peynir rendeli mantar geldi ortaya. Burası biraz daha fiyatlıydı, 5 kişi için (Soppa ile Theo çok az yedi) 80-90 tl arası ödedik.

Ardından merkezde biraz daha turladık. Yine modern köprüden geçtik. Yanındaki parkta, festivalin son etkinlikleri yapılıyordu. Ufacık bir amfide elektronik müzik şovu yapılıyordu, diğer tarafta da bir çeşmedeki sular belli bir düzenle fışkırtırıp üzerine bale gösterisi yansıtılıyordu. Oturacak yer çok azdı. Pazar gecesi olmasına rağmen, insanlar her yerdeydi. Soppa kendisinin de şaşırdığını, normalde hiç böyle olmadığını anlattı. Herhalde insanlar yazdan kalma son günün keyfini yaşıyorlardı.

Biraz orada vakit geçirince Soppa'lara veda ederek hostelimize döndük, o gece orada uyumayacaksak da. Hostel bahçesinde parti vardı. Hostel sahibesinin kızının doğumgünüydü. Bizi de ısrarla masaya oturttular. Pasta, şarap ve meyve çoktu. Masada biraz vakit geçirdikten sonra bir kanepeye çöküp azıcık uyumaya çalıştık. En azından ben çalıştım, Engin ile Hilal direkt uyudu. 2 buçukta taksi hostele gelip bizi havaalanına götürdü. Uçağa binmeden kalan son 'lari'lerimizle de şarap aldık birer tane, evde içmek için.

Böylece keyifli bir haftasonu geçirmiş olduk. Gürcistan gibi normalde pek seçeneklere girmeyen bir ülkeyi gözlemledik. İyi de oldu. Olabildiğince rahat takılan, her adımda sigara içen (kapalı mekanlarda serbest), arkadaş canlısı oldukları oldukça belli olan Gürcüleri tanıdık. Komünizm döneminin ve onu izleyen iç savaşın izlerini taşıyan, bu dönemleri atlatıp Batı'ya açılmaya çalışan ve daha çok değişecek olan Gürcistan'da iki gün böylece geçti. Yol dostlarım Engin ve Hilal'e saygılar, bizi gezdiren Soppa ve Theo'ya da çok teşekkürler! (Many thanks to Soppa and Theo who show us around in Tbilisi!)

16 Ekim 2011 Pazar

Tiflis Notları - 1. Kısım

Gezimizin başı haziran ayında bir gece başlıyor. Saat 11'i geçerken Engin beni arayıp "Artun, ucuza bilet buldum! Gürcistan'a gidelim mi?" diyor ve 20 dakika içinde 4 ay sonrasına 3 tane gidiş-dönüş Tiflis bileti alıyorum Pegasus'tan. Uçuş tarihinden 2 gün önceye kadar da hiçbir şey yapmıyoruz, bu yolculuğa dair. Bir önceki gün, sadece hostel rezervasyonumuz yapılıyor.

8 Ekim'de TSİ 02.00'da Tiflis Havaalanı'na iniyoruz üç kişi, Engin, Hilal ve ben. İlk dikkatimizi çeken şey, havaalanının TAV tarafından işletildiği. Vizesiz olarak pasaport kontrolünden geçtikten sonra bavulumuz olmadığından direkt çıkışa yönleniyoruz. Çıkışta, elinde hostelin logosu bulunan bir Gürcü bizi karşılıyor. Biraz para bozdurduktan sonra bizi hostele götürüyor.

Yollarda ilk gözüme çarpan, oldukça geniş bulvarlar. Uzakta da Eyfel Kulesi misali bir kule ışıldıyor. Tiflis merkezine yaklaştıkça kule daha da yakınlaşıyor. Sonradan bu kulenin, basit bir TV anteni olduğunu anlamak canımı sıktı fakat Gürcülerin ışıklandırmadan iyi anladığı bir gerçek. Geceleri Tiflis zekice ışıklandırılıyor. Tepedeki iki kaleye vuran ışıklar eteklerdeki karanlıkla mükemmel bir uyum sağlıyor, bir an kalelerin havada uçtuğunu bile sannedebilirsiniz.

Hostelimiz, Soul Hostel'e hemen yerleştikten sonra uyuyoruz. Sabah 9 olmadan uyanmak dinlenememek açısından can sıkıcı olsa da günü değerlendirmek açısından avantaj oluyor. Aşağıya indiğimizde hostelin sahibesiyle tanışıyoruz. Kendisinden kahvaltı konusunda tavsiye istiyoruz. Bize, Gürcülerin Türkler gibi ağır kahvaltı yaptığını ve nasıl bir kahvaltı istediğimizi soruyor. Yerel bir tat aradığımızı söyleyince bize bir adres veriyor.

Böylece ilk defa dışarı çıkıyoruz. Hava sıcak, bulut bile yok. Hostel sahibesinin talimatıyla köprüyü geçip geniş bulvardan yukarı tırmanıyoruz. Garip Gürcü alfabesinden dolayı biraz dolansak da restaurantı buluyoruz. Bu arada garip bir not, çoğu restaurant bodrumda Tiflis'te. Kapıdan girince merdivenden iniyorsunuz.

İlk yemeğimizde, içinde peynir olan bohça şeklinde hamur, çiğböreğinin daha büyüğü şeklinde peynirli hamur işi ve peynir eritilmiş mantar yiyoruz. Birer adet da limon aromalı gazlı içecek içiyoruz ki gayet güzeldi. Bu yemeğe yaklaşık 40 TL verdik ki akşama kadar başka şey yemeden bizi idare etti.

Sonra başlıyoruz dolaşmaya. Tiflis, 90'ların başındaki Türkiye'ye benziyor. Komünist rejimden kalma geniş caddeler, parklar, meydanlar göze çarpıyor. İlk gün dolaştığımız kentin eski kısmında, binalar hep eski, hatta bazıları kaykılmış. Geniş hollerle binalara giriliyor, arkalarında geniş bir avlusu var çoğunun, avlunun ortasında birer çeşme. Merdivenleri hemen yıkılacakmış gibi.




Yaşlı teyzeler sokaklarda oturuyor, kimi birkaç tezgah meyve satıyor kimi de kavrulmuş ay çekirdeği. Bakkalları, bizim eski mahalle bakkalları gibi, market göremiyorsunuz. Sokaklar inişli çıkışlı, duvarlarda ilanlar, yazılar, yer yer çöp bidonları. Çocukluğumun Bursa'sı buna çok yakındı.



Sonra nehir kenarına iniyoruz. Her yer kalabalık, bir meydanda konser var, insanlar cıvıl cıvıl. Sonradan öğreniyoruz ki bu haftasonu, Tiflis'in resmi festivali varmış. Normalde ekim sonu olan festival biraz Sarkozy için biraz da daha sıcağa almak için ekim başına çekilmiş. Bu arada ana caddelerde her adım başı Gürcistan, AB ve Fransa bayrağı vardı. Bizden hemen önce Sarkozy ziyaret etmiş şehri. AB üyeliği konusunda ümit vermiş. Ertesi gün parlementonun önünden geçerken arkadaşımız Soppa, "Aday bile olmadan gönderine AB bayrağı çeken tek ülkeyiz." diye dalga geçiyordu.

Kalabalık içinde, daracık sokaklarda dolaştık. Her mekan önüne meyve koymuş, herkese sunuyordu. Başka bir meydanda bir caz konseri vardı. Her köşede farklı bir etkinlik vardı aslında, çocuklar içi oyunlar, büyükler için konserler ve değişik pazarlar.



Arada yoldan sıvı pestil olarak tanımlayabileceğim bir yiyecek alıyoruz ama hiç birimiz sevmiyoruz. Hemen ötede önemli gözüken bir kiliseyi ziyaret ediyoruz, ardından da bahçesindeki bankta biraz dinleniyoruz. Erken kalkmak etkisini göstermeye başlıyor böylece.

Biraz daha yürüyerek nehir üzerindeki tek modern köprüyü geçiyoruz (fotoğrafı aşağıda). Anlaşılan Tiflis'in Avrupai yüzünü oluşturuyor. Bu köprünün, gece de özel biçimde ışıklandırıldığını ekleyeyim. Köprünün diğer tarafında bir dükkandan hediyelik eşya alıyoruz, çünkü bana ısmarlanan siparişler var. (Hediyenin de siparişi oluyor yani!) Tiflis tatilinde en acıdığım parayı buraya bağışlıyorum, fiyatlar gayet yüksek.





Hemen sonra yorgunluğun etkisi iyice artınca bir cafeyle oturuyoruz. Ben içimi yumuşak yerel bir bira deniyorum. İçki fiyatları bizden ucuz, bilhassa yerel içkiler. Karşımızdaki cafenin adı ve sloganı insanı gülümsetiyor: KGB - Still Watching You

Kalkmadan hostele dönüp dinlenmeye karar veriyoruz. Dönerken Engin ile Hilal dondurma alıyorlar, kalabalık bir dondurmacıdan ve çok beğeniyorlar, ben şansımı yarın denemeye karar veriyorum. Ardından odamıza dönüp 1-1.5 saat uyuyoruz, iyi de oluyor. Çünkü akşama Soppa ile buluşacağız. 2. Kısımda o da!

16 Ağustos 2011 Salı

Edirne Gezisi - 3. Kısım: Selimiye Cami ve Dönüş Yolculuğu

Edirne gezisinin üçüncü ve son yazısı bilerek gecikti. Çünkü biraz fotoğraf eklemek istedim. Onlar da geç kalınca ertelendi bayağı. En son Karaağaç'tan dönerken Japon gezgin Kohey'i arabamıza almış, Edirne merkeze dönüyorduk. Devam edelim:

Aracı uygun bir yere park ederek Filiz'in yoğun isteği üzerine tavuk döner yemeye gittik çarşıda. Et döner varken tavuk olanı hiç beni cezbetmez, Filiz en iyi tavuk dönerin Edirne'de olduğunu ısrarla savunsa da ben farkını bulamadım. Ucuza karın doyurma yemeği işte, 3 tl'ye içecek dahil kalkıyorsunuz.

Ardından hep beraber Selimiye'ye gittik. Mimar Sinan'în ustalık eseri olan, şehrin her tarafından mutlaka görünebilen bu göz kamaştırıcı mimari esere kelimeler yetersiz. Hakkında anlatılan onlarca rivayet bile büyüsünün yanında sönük kalıyor. Mimar Sinan, sanırım Osmanlı'da gerçek manasıyla sanatını icra edip karşılığını görebilen ve yapıtlarına hala değer verilen nadir dehalardan.

Selimiye çıkışında Engin'in arkadaşı Martı Uçtu bizi karşıladı. Adı üzerinde gezgin bir martı kendisi. Gezdiği yerleri de benim gibi kendi blogunda anlatıyor, okuyabilirsiniz.

Sonra kendisinin önerisiyle gayet şirin bir bara oturduk. Biraz dinlendik, sıcaklığımızı dindirdik. Enginler Kırkpınar'ın son güreşlerini görmek için kalktılar. Ben, otobüsüme az vakit kaldığından ve o kalabalığa girmek istemediğimden barda kaldım. Martı, Hilal ve Esma ile biraz daha oturduk.

Kalkınca eve döndük kızlarla. Hilal'in annesi yine mükellef bir sofra hazırlamıştı. Ama az vaktim olduğundan ana yemekten bir tabk yedikten sonra kalktım. Bahriye Teyze'ye teşekkürlerimi sundun.

Kızlar bana terminale kadar eşlik ettiler, onlar 2 saat sonra bineceklerdi. ben Anadolu tarafına geçtiğimden daha erkene almıştım. Tam otobüsler kalktığında, Enginler de geldi, uzaktan el salladım.

Yolculuğun ilk 2 saati kitap okuyarak geçti. İstanbul'a daha 60-70 km varken trafik başladı, o andan itibaren kitap okumanın anlamı kalmamıştı zaten. Müziği taktım kulağıma, trafiği takip ettim. Hafta sonu Trakya'ya giden halk, evine geri dönüyordu. Trafik iyice can sıkıcıyken, otoban gişesinde otobüsün OGS'sinin olmadığını anlamak tam bir düş kırıklığıydı. Nilüfer Turizm, bir ilki daha başararak İstanbul seferi yapan otobüsüne en önemli donanımlardan birini sağlamıyordu! Kendilerini buradan bir kez daha kutluyorum, bir daha binmem herhalde.

Otobüs beni Ataşehir'e bırakacakken, seferin rezaletini ve trafiği göz önüne alarak Esenler'de indim. Metro-metrobüs (2 tane)-otobüs dörtlüsünü kullanarak 11.30 gibi evime vardım, gayet yorgun ve terli bir halde.

Toparlarsak, çok memnun kaldığım bir gezi oldu. Hilal ve ailesine bir daha en içten teşekkürlerimi sunarım. Türkiye'nin eşsiz güzellikteki başka bir köşesini daha görmüş oldum, önemli bir spor/kültürel etkinliğe katıldım ve dünyanın en önemli mimari eserlerinden birini dünya gözüyle seyreyledim.

Gezilerim tabii devam edecek. Şu an kesinleşenler, ekimde Tiflis ve ocak başında Hatay. Ama onlardan önce başka gezi yazıları okuyabilirsiniz. Beni takip edin!







16 Temmuz 2011 Cumartesi

Edirne Gezisi - 2. Kısım: Edirne Turu, Karaağaç, Sağlık Müzesi

Kırkpınar Güreşleri'nden sonra Filiz'in annesini almaya eve döndük. Biraz oturup dinlendikten sonra dışarı çıktık. Yürüyerek merkeze inip Necati'nin Yeri diye bir lokantada ciğer ve tatlı yedik. Edirne'nin en meşhur yemeği olan ciğer, bilhassa Kırkpınar Restaurantları ile daha da ünlendi son zamanlarda. Açıkçası Kırkpınar'da yediğimi daha çok beğenmiştim. Damak tadım ona daha uygun olabilir tabii. Tatlı olarak da peynir hevlası ile dondurmalı irmik denedik. Ben hevlayı daha çok beğendim ama kızlar tutturdu "Peynir hevlası asıl Çanakkale'de yenir." diye. Valla Çanakkale'ye gitmediğimden bilemeyeceğim ama madem öyle, bir de Çanakkale yapmak gerek!

Oradan çıkarak yürüyerek Meriç'in kıyısına gittik. Bu arada Tunca ve Meriç nehirlerinin üzerinde harika köprüler var. Bunları zamanında Mimar Sinan yapmış. Taştan, hafif kavisli bu köprülerin tam ortasında birer çıkıntı bulunuyor, nehri dolasıya izleyebilmek için. Hala kullanılabilmesi de çok hoş. Bana İskoçya'da gördüğüm eski ama hala kullanılan köprüleri hatırlattı. Keşke Türkiye'de daha fazla yerde eski köprüler kullanılsa.

Meriç kıyısında belediyeye ait bir çay bahçesinde. Ortalık çok huzur doluydu yada bana öyle geldi. Tek sorun, inanılmaz bir sivrisinek popülasyonunun bulunması nehir çevrelerinde. Oturduğumuz yerdeki bina, Lozan Antlaşması öncesi Yunanlılar tarafından gümrük binası olarak kullanılmış bu arada.

Bir süre sonra Ömer Amca ile Bahtiyar Teyze de bize katıldı. Sonra da Ömer Amca arabayla bizi merkeze bıraktı. İlginçtir, Edirne merkezde çok modern mekanlar, barlar filan var ve açık olmalarına rağmen çoğu boş. Bana oldukça garip geldi. Biz de daha merkezi bir yerde biraz oturarak bir şeyler içtik. Sonra da yürüyerek eve dönüp yattık.

Sabah kalkınca yüne mükellef bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Bahtiyar Teyze tarafında özenle hazırlandığı belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra Edirne turuna devam ettik.

İlk durağımız Sağlık Müzesi'ydi. Bu müzeyi uzun zaman önce Focus'ta okumuştum. (Bu arada Focus dergisi yayından kalkalı kaç yıl oluyor, hala nedenini bilmem) Bu müze Osmanlı'da hastahane olarak kullanılmış bir şifahane. Özelliği psikolojik hastaları da kabul etmesi ve onları müzik yoluyla tedavi etmesi. Ne kadar başarılı olduklarınıı bilemeyeceğim ama dünyada akademik anlamda bunu ilk yapan hastahane olduğu bir gerçek. Müzede, çeşitli balmumundan heykellerle dönem anlatılmaya çalışmış. İlginç olan yeri, aşkı da bir psikolojik hastalık betimlemeleriydi. Gerçekten aşk, psikojik bir rahatsızlık mıdır?

Gezimizin ikinci Karaağaç'tı. Trakya Üniversitesi Rektörlüğü burada, eski tren garıymış. Bunu hatırlatmak için kara tren koymuşlar. Trene çıkıp bolca resim çekildik (elime ulaşılsa koyarım buraya). Hemen önünde de Lozan Anıtı var. Tarihten hatırlayanınız vardır, Karaağaç savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verilmiştir Lozan Antlaşması'nda.

Karaağaç'taki çay bahçelerinde birine oturup dinlendik. Bol içecek aldık, Filiz ile biraz tavla da attık. Hava inanılmaz sıcaktı. Ardından arabayla bir sınıra gidip gelelim dedik. Pazaryeri Sınır Kapısı oldukça küçük. Hatta Hilal, Yunan tarafında bu kapıyı gösteren pek tabela olmadığını anlattı. O kadar önemsemiyorlar yani!

Sınırdan dönerken otostop çeken bir Japon gördük. Engin tutturdu alalım diye. Aldık da. Adı Kohey'di, Japonya'dan dünya yolculuğuna çıkmış. O gün de Yunanistan'a geçmek istemiş ama nedense Yunanlılar bunu kabul etmemiş. Kohey de İstanbul'a geri dönmeye niyetlenmişti. O gün boyunca da bizimle takıldı. Her şeye şaşırıp Japonların ünlü nidalarını atması garip gelse de sevimli geldi bize.

12 Temmuz 2011 Salı

Edirne Gezisi - 1. Kısım: Varış ve Kırkpınar Güreşleri

Son 1 aydır uyku sınırlarımı zorluyorum. Bedenime ısrarla işkence uyguluyor gibiyim. Mesela dün toplantıda müdür yardımcımın yanı başında uyukluyordum, zor kendime geldim. İşte böyle bir zaman diliminde, hem de bir cumartesi sabahı, tam uyunacak bir sabahta, 8 buçukta kalktım. Mısır gevreğimi yiyip, sırt çantamla kendimi dışarı attım. Neden mi? Çünkü Edirne'ye gidecektim.

Otobüs-metrobüs-metrobüs-tramvay sıralamasında sonra Esenler'e vardım. Birazcık erken gelmişim. Engin ile Hilal'i beklerken oturayım dedim. Ama ne mümkün? Esenler'de 10'a yakın Metro yazıhanesi var! Hepsi de otogarın farklı köşelerinde. Edirne için olan yazıhaneyi bulunca biraz oturdum. Ardından benimkiler geldi, otobüsün önünde buluştuk. Esenler gerçek bir kaos!

Hilal'in ev arkadaşı Esma da bize katılmış, yada ben yeni öğrendim. Otobüse doluştuk dördümüz ve 2 saat 15 dakikalık otoban manzaralı bir yolculukla Edirne'ye vardık. Yol gerçekten çabuk geçti, kah sohbetle kah kitap okuyarak.

Edirne 'de bizi Hilal'in babası Ömer Amca karşıladı. Hemen ardından başka bir otobüsle gelen Filiz ve annesi aramıza katıldı. Böylece Trakya'nın en büyük şehri Edirne'ye adımımızı attık.

Kırkpınar haftası olduğundan her yerdeki afişler dikkat çekiciydi. Diğer türlü her ucundan gözüken Selimiye'siyle tipik bir karasal iklim kenti, Edirne. Merkeze inen ve tüm şehrin ana damarı olan upuzun bir bulvar. Kenarlarında evleri, dükkanları, küçük sanayisi, AVMsi ile bu bulvar merkeze kadar çıkıyor. Selimiye'ye kadar çıkmadan saparak ilk durağımız olan Hilal'lerin evine geldik. Evin kapısında bizi Hilal'in annesi ile anneannesi karşıladı.

Oldukça ferah bir lojman olan evleri, tam merkezinde Edirne'nin. Ferah bir bahçeye de sahip evin alt katı, Ömer Amca'nın iş yeri, Şeker Fabrikaları'nın Edirne ofisi.

Daha birkaç kelam ederken masa hazırlanmaya başlıyor. Bahriye Teyze'nin enfes yemekleriyle başbaşa kalıyoruz. Muntazam bir Türk sofrası. Türkiye'den başka hiçbir yerde bu kadar özverili bir sofra hazırlanamaz. Tıka basa doyuyoruz. Bahriye Teyze, "Ama daha tatlı yemediniz?" derken herkes sofradan kaçışmaya başlıyor, sıcakta şişen göbeklerini tutarak.

Şimdi Kırkpınar'a gitme vakti! Ata sporumuz güreşin, en önemli turnuvası olan Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin ben, adı üstünde Kırkpınar'da yapıldığını sanırdım. Meğerse Kırkpınar, şu anda Yunanistan'da kalan bir meraymış ve cumhuriyetin kuruluşundan beri güreşler, Edirne'nin Sarayiçi mevkiinde yapılırmış. Bu mevkide eskiden Osmanlı Sarayı varmış. Balkan Savaşları'nda Bulgarlar bombayla yıkmış, harabeye dönmüş. Şimdi aslına uygun yeniden yapılıyor. Yanı başında, Güreşler için özel bir mekan inşa edilmiş. Mekanın stattan farkı daha küçük olması ve ortasında çim değil, çayır bulunması.

İçeri girince, hemen bir sıraya oturup güreşleri izlemeye başladık. Ortamıza da Ömer Amca oturdu ki herkese terimleri ve kısa bilgileri anlatabilsin. Son güreşler hariç, kalanları çayırda aynı anda yapılıyor. Yani çayırda bir seferde 20'ye yakın güreş izleyebiliyorsunuz. Hatta aynı zamanda bir sonraki grup, peşrev çekiyor çoğu zaman. Peşrev, pehlivanın güreş öncesi seyirciyi gerinerek selamlama merasimi. Önemsiz demeyin, Güreşler'deki en iyi üç peşrevi yapan da para kazanıyor. Tabii esas ödül gruplarda ilk üçe girenlere. Yaş ve deneyime bağlı olarak 17-18 grup var. Herkesin bildiği ve en popüler grup Baş Pehlivan Grubu.

Biz girdiğimizde, geçen 2 senenin baş pehlivanı Mehmet Yeşilyeşil güreşiyordu. Herkes pürdikkatti o yüzden. Bu yıl da kazanırsa Altın Kemer'i kazanıyormuş ki bu çok önemli bir ünvan. Arka arkaya 3 yıl kazananlar, alabiliyor bu kemeri sadece. Ama Mehmet Yeşilyeşil yenildi, hem de 2. turda. Böylece bu ünvanı da kaybetti. Böyle heyecanlı bir güreşten sonra daha rahattı ortalık. Biraz etrafı izledim. Çoğunluk erkekti, doğal olarak, tribünler final günü olmamasına rağmen gayet doluydu. Çayırda pehlivanlar, hakemler, muhabirler, yağcılar, davulcular bir hengame şeklinde işlerini yapıyordu. Arada cazgırlar takdimlerini yapıyordu.

Günün son güreşlerine kadar biraz güreşlere baktık, biraz etrafa baktık, biraz da sohbet ettik. Mesela Ömer Amca'dan öğrendik ki, güreşin bitmesi için göbeğin yıldız görmesi gerekiyormuş. Yani sırt, aşağıya doğru, hafif de olsa yatacak. Son güreşler yine baş pehlivan gubundaydı. Ömer Amca'nın favorisi Ali Gürbüz'ü izledik. Gürbüz 4 dakikada galip geldi. Böylece Güreşleri'n 2. günü tamamlanmış oldu.

21 Mart 2011 Pazartesi

Fatih'te Bir Pazar Günü

Sabah kalktım. Giyinip kendimi dışarı attım direkt. Hafif yağmur çiseliyordu fakat rahatsız etmeyecek şekilde. Kadıköy'e inen ilk otobüse atladım. 10 dakikada Rıhtım'daydım. İskeleye gitmeden Murat Muhallebicisi'nden poğaça ve açma aldım, vapurda yemek üzere.

İskeleye varmak üzereydim ki İstem aradı, çocukluk arkadaşım, içeride bekliyormuş. Hemen içeriye seğirttim. Öpüştük ve direkt Eminönü vapuruna atladık. O da birkaç poğaça almış. Bir ondan bir benden yiyerek kah Boğaz'ın o eşsiz güzelliğine daldık kah hoşbeş ettik.

Eminönü'ye vardığımızda istikamet belliydi, Unkapanı'ndaki İMÇ Blokları. Ben sahilden gitmeyi düşünürken İstem içeriden gidelim dedi. Zaman varken, değişiklik olur diye kabul ettim. Ara sokaklardan, ilginç binaların önlerinden ve bayağı bir yokuştan geçtik ki Beyazıt'tayız! Yani hedefimizin tam ters yönündeyiz! Neyse ki bir kere Beyazıt'tan Vefa'ya çıkmıştım. Birkaç kişiye sorarak ve zamanı 20 dakika geçirerek grubumuzla İMÇ önünde buluştuk.

Grubun biri hariç tümü İTÜ'lü. Hilal'i de fahri İTÜ'lü saydığımızdan grubumuza İTÜ grubu diyebiliriz rahatlıkla. Grubun hala lisans okuyan tek üyesi Burak Avcı, aynı zamanda grubun rehberi ve bu günün sorumlusu. Onun rehberliğinde Zeyrek ve Fatih'i gezeceğiz.

Turumuz daha buluşma yerinden başlıyor ve İMÇ Bloklarının ve tam karşısındaki SGK Binası'nın 60'larda Ağa Han Ödülü'nün almış iki ünlü mimari eser olduğunu öğreniyoruz. Sebebi ise, çevresindeki tarihsel dokudan kopmadan ve çevresine uyumlu şekilde imar edilmiş olması. Bugünkü yapılarımıza ne kadar ters, değil mi?

SGK Binası'nın hemen arkasından Zeyrek'e giriş yapıyoruz. İlk durak Molla Zeyrek Camii. Fetihten sonra ilk dönüştürülmüş camilerden. Şu an restorasyon halinde ama hiç güzel bir şey çıkacağından umudum yok! Ben bu camiye 3 yıl önce girmiştim, yine gezi amaçlı. Caminin bir yerinde çok özel bir mozaik var. Tarihi belki de 1000 yıllık, belki de daha eski. İncil'in ünlü hikayelerinden Samson ve Delilah masalındaki Samson'u resmeder bu mozaik. Bundan sonra görmeniz için imama yalvarmanız gerek, ne yazık ki. Bizim grup, cami önünde mahalle çocuklarıyla sohbete başlıyor. Biraz da misket oynuyorlar, kimileri bilye der bu küre şekilli oyuncağa, ben hala misket oynayan kaldı mı bakışlarımı atarken. Ayrıca cami önündeki Tüçev binasının içinde gizli bir sarnıç varmış, ilgilenenlere.

Ardından Zeyrekhane'de Haliç manzarası eşliğinden çayımızı yudumluyoruz. Hafif fiyatları yüksek ama hizmet gayet iyi. Ardından sokaklara dalıyoruz, gezinmeye başlıyoruz. Başka bir kiliseden dönüştürülmüş camiye kapalı olduğundan giremiyoruz ki bu camiyi sadece bir cepheden fark edebilirsiniz. Diğer cepheleri evlerle kaplanmış. Kilisenin planı çok özelmiş, Burak'tan öğrendiğimize göre.

Gezinirken eski binalar, çeşmeler ve daha nice ilginç yapı gözümüze çarpıyor. Kimi harap halde, kimi de belediye tarafından onarıma alınmış. Ama çevre halkın bu yapılara duyarsızlığı her hallerinden belli.

Kadınlar Pazarı'nda geziniyoruz bir ara. Bu caddede Mimar Sinan'ın tasarladığı bir hamam var, Çinili Hamam. Ne yazık ki burası da kapalı ve harap halde. Çevredeki Siirtli esnafın buranın yıkılmasını beklediklerine neredeyse eminim.

Kadınlar Pazarı'nın sonunda surlar bulunuyor. Bu surların dibinde de Şeref Lokantası'nda yemek molası veriyoruz. Mumbar, büryan ve felik pilavı yiyoruz. Hepsi de çok lezzetli.

Çıkışta surlar hakkında biraz bilgi alıyoruz ve Roma, Bizans, Osmanlı izlerinin üçünü de taşıyan nadide yapılardan olduğunu öğreniyoruz. Çaprazında bulunan İtfaiye Binası ise İlk Milli Dönem eserlerindenmiş. Burak binanın döşemelerinden bunun nasıl çıkarılacağını anlatıyor. Sonrasında da Fatih Camii'nin çaprazından ilginç bir tatlı yiyoruz. Sadece buradaki dükkanda yapılan Sarma Tatlısı, oldukça değişik bir lezzet. Revaniye benziyor en çok ama onunla bile alakası yok.

Ardından At Pazarı Meydanı'na geçiyoruz. Burası Osmanlı zamanında at pazarıymış gerçekten. Burada da çay içiyoruz. Biraz ileride Osmanlı'nın ilk dokuma fabrikası var. Orası da kapalı, sözde hala çalışıyormuş bazen. Hava kararırken Fatih Külliyesi'ne giriyoruz.

Burası Fetih'ten sonra Osmanlı'nın kendi başkentini oluşturma amacıyla yaptığı ilk eser. İslam şehir planlarına bakarsanız şunu görürsünüz: Merkezde bir cami kompleksi vardır. Hemen çevresi ticaret alanıdır. Bir tarafı zenginler mahallesidir. Ticaret alanını orta kesimin meskenleri çevreler. Şehrin en dışında da düşük gelirliler oturur. 1950'lere, hatta 80'lere kadar Bursa bu yapının tipik bir örneğiydi. Şimdi tamamen batılı şehir planına döndü, tüm Türkiye'de olduğu üzere.

İşte Fatih Külliyesi de İstanbul başkenti için merkez cami kompleksiydi. Kompleks derken sadece camiyi kastetmiyorum. Bu yapıda aşevi, imarethane, kütüphane gibi halkın günlük ihtiyaçlarını da karşılayacak yapılar vardır. Amaç, merkezin ruhani bir özelliği olmasının dışında şehrin merkezini canlı tutacak etmenleri de ihtiva etmesidir.

Fatih Camii, gezimizin son durağıydı ama gün daha bitmedi, hava kararsa da.

Oradan Süleymaniye'nin arkasında enfes bir manzarası olan bir kafeye oturduk. Tavla oynadık, güldük, eğlendik. Çıkışta Kadıköy vapuruna yetişelim diye hızlandık çünkü son vapurdu. Tam Eminönü'ye geldik ki gemi kalkmak üzereydi. İstem ile hızlıca koştuk ki arkadaşlarımızla vedalaşamadık.

Vapura bindik, oturduk. Uzakta bir karartı gördüm, Burak'a benzeyen, vapurun içinde. Neden binsin ki derken (evi Şişli'de!) bu sefer bizi dikizlediğini gördüm. Kalkıp ona doğru yürürken kaçmaya başladı. Sonra bir baktım yanında da Filiz! İyi de neden kaçıyorlar!?! İstem ile tüm vapurda bunları aradık, yoklar. En sonda yine oturduk. Gördüğümüze eminiz ama nedenini kavrayamıyoruz, Filiz de İstinye'de oturuyor çünkü ve saat 21.15! 2 dakika içinde bunlar gülerek yanımıza geldi. Çılgınlık yapmak istemişler, aferin dedim.

Sonra Kadıköy'de bu çılgınlıkları şerefine birer bira içtik ve onları uğurladık. Evime dönerken çok yorgundum ama bir o kadar da huzurluydum.

Bu güzel gezi için Burak Avcı başta olmak üzere; İstem'e, Filiz'e, Hilal'e, Engin'e ve Onur'a çok teşekkürler!!!