edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edirne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2011 Salı

Edirne Gezisi - 3. Kısım: Selimiye Cami ve Dönüş Yolculuğu

Edirne gezisinin üçüncü ve son yazısı bilerek gecikti. Çünkü biraz fotoğraf eklemek istedim. Onlar da geç kalınca ertelendi bayağı. En son Karaağaç'tan dönerken Japon gezgin Kohey'i arabamıza almış, Edirne merkeze dönüyorduk. Devam edelim:

Aracı uygun bir yere park ederek Filiz'in yoğun isteği üzerine tavuk döner yemeye gittik çarşıda. Et döner varken tavuk olanı hiç beni cezbetmez, Filiz en iyi tavuk dönerin Edirne'de olduğunu ısrarla savunsa da ben farkını bulamadım. Ucuza karın doyurma yemeği işte, 3 tl'ye içecek dahil kalkıyorsunuz.

Ardından hep beraber Selimiye'ye gittik. Mimar Sinan'în ustalık eseri olan, şehrin her tarafından mutlaka görünebilen bu göz kamaştırıcı mimari esere kelimeler yetersiz. Hakkında anlatılan onlarca rivayet bile büyüsünün yanında sönük kalıyor. Mimar Sinan, sanırım Osmanlı'da gerçek manasıyla sanatını icra edip karşılığını görebilen ve yapıtlarına hala değer verilen nadir dehalardan.

Selimiye çıkışında Engin'in arkadaşı Martı Uçtu bizi karşıladı. Adı üzerinde gezgin bir martı kendisi. Gezdiği yerleri de benim gibi kendi blogunda anlatıyor, okuyabilirsiniz.

Sonra kendisinin önerisiyle gayet şirin bir bara oturduk. Biraz dinlendik, sıcaklığımızı dindirdik. Enginler Kırkpınar'ın son güreşlerini görmek için kalktılar. Ben, otobüsüme az vakit kaldığından ve o kalabalığa girmek istemediğimden barda kaldım. Martı, Hilal ve Esma ile biraz daha oturduk.

Kalkınca eve döndük kızlarla. Hilal'in annesi yine mükellef bir sofra hazırlamıştı. Ama az vaktim olduğundan ana yemekten bir tabk yedikten sonra kalktım. Bahriye Teyze'ye teşekkürlerimi sundun.

Kızlar bana terminale kadar eşlik ettiler, onlar 2 saat sonra bineceklerdi. ben Anadolu tarafına geçtiğimden daha erkene almıştım. Tam otobüsler kalktığında, Enginler de geldi, uzaktan el salladım.

Yolculuğun ilk 2 saati kitap okuyarak geçti. İstanbul'a daha 60-70 km varken trafik başladı, o andan itibaren kitap okumanın anlamı kalmamıştı zaten. Müziği taktım kulağıma, trafiği takip ettim. Hafta sonu Trakya'ya giden halk, evine geri dönüyordu. Trafik iyice can sıkıcıyken, otoban gişesinde otobüsün OGS'sinin olmadığını anlamak tam bir düş kırıklığıydı. Nilüfer Turizm, bir ilki daha başararak İstanbul seferi yapan otobüsüne en önemli donanımlardan birini sağlamıyordu! Kendilerini buradan bir kez daha kutluyorum, bir daha binmem herhalde.

Otobüs beni Ataşehir'e bırakacakken, seferin rezaletini ve trafiği göz önüne alarak Esenler'de indim. Metro-metrobüs (2 tane)-otobüs dörtlüsünü kullanarak 11.30 gibi evime vardım, gayet yorgun ve terli bir halde.

Toparlarsak, çok memnun kaldığım bir gezi oldu. Hilal ve ailesine bir daha en içten teşekkürlerimi sunarım. Türkiye'nin eşsiz güzellikteki başka bir köşesini daha görmüş oldum, önemli bir spor/kültürel etkinliğe katıldım ve dünyanın en önemli mimari eserlerinden birini dünya gözüyle seyreyledim.

Gezilerim tabii devam edecek. Şu an kesinleşenler, ekimde Tiflis ve ocak başında Hatay. Ama onlardan önce başka gezi yazıları okuyabilirsiniz. Beni takip edin!







16 Temmuz 2011 Cumartesi

Edirne Gezisi - 2. Kısım: Edirne Turu, Karaağaç, Sağlık Müzesi

Kırkpınar Güreşleri'nden sonra Filiz'in annesini almaya eve döndük. Biraz oturup dinlendikten sonra dışarı çıktık. Yürüyerek merkeze inip Necati'nin Yeri diye bir lokantada ciğer ve tatlı yedik. Edirne'nin en meşhur yemeği olan ciğer, bilhassa Kırkpınar Restaurantları ile daha da ünlendi son zamanlarda. Açıkçası Kırkpınar'da yediğimi daha çok beğenmiştim. Damak tadım ona daha uygun olabilir tabii. Tatlı olarak da peynir hevlası ile dondurmalı irmik denedik. Ben hevlayı daha çok beğendim ama kızlar tutturdu "Peynir hevlası asıl Çanakkale'de yenir." diye. Valla Çanakkale'ye gitmediğimden bilemeyeceğim ama madem öyle, bir de Çanakkale yapmak gerek!

Oradan çıkarak yürüyerek Meriç'in kıyısına gittik. Bu arada Tunca ve Meriç nehirlerinin üzerinde harika köprüler var. Bunları zamanında Mimar Sinan yapmış. Taştan, hafif kavisli bu köprülerin tam ortasında birer çıkıntı bulunuyor, nehri dolasıya izleyebilmek için. Hala kullanılabilmesi de çok hoş. Bana İskoçya'da gördüğüm eski ama hala kullanılan köprüleri hatırlattı. Keşke Türkiye'de daha fazla yerde eski köprüler kullanılsa.

Meriç kıyısında belediyeye ait bir çay bahçesinde. Ortalık çok huzur doluydu yada bana öyle geldi. Tek sorun, inanılmaz bir sivrisinek popülasyonunun bulunması nehir çevrelerinde. Oturduğumuz yerdeki bina, Lozan Antlaşması öncesi Yunanlılar tarafından gümrük binası olarak kullanılmış bu arada.

Bir süre sonra Ömer Amca ile Bahtiyar Teyze de bize katıldı. Sonra da Ömer Amca arabayla bizi merkeze bıraktı. İlginçtir, Edirne merkezde çok modern mekanlar, barlar filan var ve açık olmalarına rağmen çoğu boş. Bana oldukça garip geldi. Biz de daha merkezi bir yerde biraz oturarak bir şeyler içtik. Sonra da yürüyerek eve dönüp yattık.

Sabah kalkınca yüne mükellef bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Bahtiyar Teyze tarafında özenle hazırlandığı belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra Edirne turuna devam ettik.

İlk durağımız Sağlık Müzesi'ydi. Bu müzeyi uzun zaman önce Focus'ta okumuştum. (Bu arada Focus dergisi yayından kalkalı kaç yıl oluyor, hala nedenini bilmem) Bu müze Osmanlı'da hastahane olarak kullanılmış bir şifahane. Özelliği psikolojik hastaları da kabul etmesi ve onları müzik yoluyla tedavi etmesi. Ne kadar başarılı olduklarınıı bilemeyeceğim ama dünyada akademik anlamda bunu ilk yapan hastahane olduğu bir gerçek. Müzede, çeşitli balmumundan heykellerle dönem anlatılmaya çalışmış. İlginç olan yeri, aşkı da bir psikolojik hastalık betimlemeleriydi. Gerçekten aşk, psikojik bir rahatsızlık mıdır?

Gezimizin ikinci Karaağaç'tı. Trakya Üniversitesi Rektörlüğü burada, eski tren garıymış. Bunu hatırlatmak için kara tren koymuşlar. Trene çıkıp bolca resim çekildik (elime ulaşılsa koyarım buraya). Hemen önünde de Lozan Anıtı var. Tarihten hatırlayanınız vardır, Karaağaç savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verilmiştir Lozan Antlaşması'nda.

Karaağaç'taki çay bahçelerinde birine oturup dinlendik. Bol içecek aldık, Filiz ile biraz tavla da attık. Hava inanılmaz sıcaktı. Ardından arabayla bir sınıra gidip gelelim dedik. Pazaryeri Sınır Kapısı oldukça küçük. Hatta Hilal, Yunan tarafında bu kapıyı gösteren pek tabela olmadığını anlattı. O kadar önemsemiyorlar yani!

Sınırdan dönerken otostop çeken bir Japon gördük. Engin tutturdu alalım diye. Aldık da. Adı Kohey'di, Japonya'dan dünya yolculuğuna çıkmış. O gün de Yunanistan'a geçmek istemiş ama nedense Yunanlılar bunu kabul etmemiş. Kohey de İstanbul'a geri dönmeye niyetlenmişti. O gün boyunca da bizimle takıldı. Her şeye şaşırıp Japonların ünlü nidalarını atması garip gelse de sevimli geldi bize.

12 Temmuz 2011 Salı

Edirne Gezisi - 1. Kısım: Varış ve Kırkpınar Güreşleri

Son 1 aydır uyku sınırlarımı zorluyorum. Bedenime ısrarla işkence uyguluyor gibiyim. Mesela dün toplantıda müdür yardımcımın yanı başında uyukluyordum, zor kendime geldim. İşte böyle bir zaman diliminde, hem de bir cumartesi sabahı, tam uyunacak bir sabahta, 8 buçukta kalktım. Mısır gevreğimi yiyip, sırt çantamla kendimi dışarı attım. Neden mi? Çünkü Edirne'ye gidecektim.

Otobüs-metrobüs-metrobüs-tramvay sıralamasında sonra Esenler'e vardım. Birazcık erken gelmişim. Engin ile Hilal'i beklerken oturayım dedim. Ama ne mümkün? Esenler'de 10'a yakın Metro yazıhanesi var! Hepsi de otogarın farklı köşelerinde. Edirne için olan yazıhaneyi bulunca biraz oturdum. Ardından benimkiler geldi, otobüsün önünde buluştuk. Esenler gerçek bir kaos!

Hilal'in ev arkadaşı Esma da bize katılmış, yada ben yeni öğrendim. Otobüse doluştuk dördümüz ve 2 saat 15 dakikalık otoban manzaralı bir yolculukla Edirne'ye vardık. Yol gerçekten çabuk geçti, kah sohbetle kah kitap okuyarak.

Edirne 'de bizi Hilal'in babası Ömer Amca karşıladı. Hemen ardından başka bir otobüsle gelen Filiz ve annesi aramıza katıldı. Böylece Trakya'nın en büyük şehri Edirne'ye adımımızı attık.

Kırkpınar haftası olduğundan her yerdeki afişler dikkat çekiciydi. Diğer türlü her ucundan gözüken Selimiye'siyle tipik bir karasal iklim kenti, Edirne. Merkeze inen ve tüm şehrin ana damarı olan upuzun bir bulvar. Kenarlarında evleri, dükkanları, küçük sanayisi, AVMsi ile bu bulvar merkeze kadar çıkıyor. Selimiye'ye kadar çıkmadan saparak ilk durağımız olan Hilal'lerin evine geldik. Evin kapısında bizi Hilal'in annesi ile anneannesi karşıladı.

Oldukça ferah bir lojman olan evleri, tam merkezinde Edirne'nin. Ferah bir bahçeye de sahip evin alt katı, Ömer Amca'nın iş yeri, Şeker Fabrikaları'nın Edirne ofisi.

Daha birkaç kelam ederken masa hazırlanmaya başlıyor. Bahriye Teyze'nin enfes yemekleriyle başbaşa kalıyoruz. Muntazam bir Türk sofrası. Türkiye'den başka hiçbir yerde bu kadar özverili bir sofra hazırlanamaz. Tıka basa doyuyoruz. Bahriye Teyze, "Ama daha tatlı yemediniz?" derken herkes sofradan kaçışmaya başlıyor, sıcakta şişen göbeklerini tutarak.

Şimdi Kırkpınar'a gitme vakti! Ata sporumuz güreşin, en önemli turnuvası olan Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin ben, adı üstünde Kırkpınar'da yapıldığını sanırdım. Meğerse Kırkpınar, şu anda Yunanistan'da kalan bir meraymış ve cumhuriyetin kuruluşundan beri güreşler, Edirne'nin Sarayiçi mevkiinde yapılırmış. Bu mevkide eskiden Osmanlı Sarayı varmış. Balkan Savaşları'nda Bulgarlar bombayla yıkmış, harabeye dönmüş. Şimdi aslına uygun yeniden yapılıyor. Yanı başında, Güreşler için özel bir mekan inşa edilmiş. Mekanın stattan farkı daha küçük olması ve ortasında çim değil, çayır bulunması.

İçeri girince, hemen bir sıraya oturup güreşleri izlemeye başladık. Ortamıza da Ömer Amca oturdu ki herkese terimleri ve kısa bilgileri anlatabilsin. Son güreşler hariç, kalanları çayırda aynı anda yapılıyor. Yani çayırda bir seferde 20'ye yakın güreş izleyebiliyorsunuz. Hatta aynı zamanda bir sonraki grup, peşrev çekiyor çoğu zaman. Peşrev, pehlivanın güreş öncesi seyirciyi gerinerek selamlama merasimi. Önemsiz demeyin, Güreşler'deki en iyi üç peşrevi yapan da para kazanıyor. Tabii esas ödül gruplarda ilk üçe girenlere. Yaş ve deneyime bağlı olarak 17-18 grup var. Herkesin bildiği ve en popüler grup Baş Pehlivan Grubu.

Biz girdiğimizde, geçen 2 senenin baş pehlivanı Mehmet Yeşilyeşil güreşiyordu. Herkes pürdikkatti o yüzden. Bu yıl da kazanırsa Altın Kemer'i kazanıyormuş ki bu çok önemli bir ünvan. Arka arkaya 3 yıl kazananlar, alabiliyor bu kemeri sadece. Ama Mehmet Yeşilyeşil yenildi, hem de 2. turda. Böylece bu ünvanı da kaybetti. Böyle heyecanlı bir güreşten sonra daha rahattı ortalık. Biraz etrafı izledim. Çoğunluk erkekti, doğal olarak, tribünler final günü olmamasına rağmen gayet doluydu. Çayırda pehlivanlar, hakemler, muhabirler, yağcılar, davulcular bir hengame şeklinde işlerini yapıyordu. Arada cazgırlar takdimlerini yapıyordu.

Günün son güreşlerine kadar biraz güreşlere baktık, biraz etrafa baktık, biraz da sohbet ettik. Mesela Ömer Amca'dan öğrendik ki, güreşin bitmesi için göbeğin yıldız görmesi gerekiyormuş. Yani sırt, aşağıya doğru, hafif de olsa yatacak. Son güreşler yine baş pehlivan gubundaydı. Ömer Amca'nın favorisi Ali Gürbüz'ü izledik. Gürbüz 4 dakikada galip geldi. Böylece Güreşleri'n 2. günü tamamlanmış oldu.