klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2011 Salı

Lütfi Ö. Akad'ın Ardından: Göç Üçlemesi

İki hafta önce Türk Sineması çok önemli bir kayıp yaşadı. 30 yılı aşkın süredir film çekmese de, eğitimci olarak sinemamıza hala katkı vermekte olan Lütfi Ö. Akad 95 yaşında aramızdan ayrıldı. Vesikalı Yarim filmiyle bende çok özel bir yeri olan Akad'ı, geçtiğimiz günlerde ünlü Göç Üçlemesi'ni arka arkaya izleyerek andım. Şimdi hem bu filmlere göz atalım hem de onlar yardımıyla Türk insanına dair birkaç kelam edelim:




Gelin (1973)



Üçlemenin ilk filminde, Çorum'dan gelmiş bir aile vardır merkezde. Bir zaman önce İstanbul'da bir varoşa yerleşmiş ve orada bir bakkal açmış olan aile, küçük oğlun da eşi ve çocuğuyla gelmesiyle gözünü yukarıya diker. Yeni gelen parayla kentin zengin bir mahallesinde bir market açarlar ve tüm varlarını bu markete verirler. Bu arada küçük torun hastadır, memleketteki durumu daha da kötüleşir. Ama doktorlara inanmayan aile, gelini hastaneye göndermez. Bir yolunu bulup hastaneye oğlunu götüren gelin, çocuğun kalbinin delik olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini öğrenir. Ama aile buna da karşı çıkar, hem doktorlara para kaptırmamalıdır hem de yeni marketin bir sürü masrafı vardır.

Üçlemenin en sağlam filmi olan Gelin, merkeze Hz. İbrahim'in kurban meselini yerleştiriyor. Böylece, tipik bir geniş ailenin para hırsını ve bu uğurda tüm gözlerinin kör oluşunu izliyoruz. Aile içindeki roller bellidir: Büyükbaba (Ali Şen) ailenin reisidir, hem yufka yüreklidir hem de bir oppürtünist. Ailenin büyümesi için tüm dikkatini işe verir, ailevi işlere nasılsa sonra bakılabilir. Nine (Aliye Rona), ailedeki disiplin ve ahlak bekçisidir, herkesin rolünü belirler. Büyük oğul (Kamran Usluer) tam bir kapitalisttir, büyümek için her şeyi göze alır. Küçük oğul (Kerem Yılmazer) İstanbul sarhoşu ve ailenin uslu bireyidir, karısı ve çocuğunu sevse de aileye karşı gelemez. Gelinin (Hülya Koçyiğit) ise tek derdi oğludur, ailedeki gidişi görse de cahil ve güçsüz pozisyonuyla sesini çıkaramaz.

Böylece, ülkemizdeki bir ailenin fertlerini tanırız. 80'ler ve 90'larda uygun şartların etkisiyle ülkedeki manevi değerleri yerle bir edip yeni burjuva takımının oluşmasını sağlayacak bu fertlerin, 1973'teki ilk ısınma turlarını görürüz. Aslında aile içi dağılımlar hep böyle olsa da kırsal kesim, niteliklerinin belirginleşmesine izin vermemiştir. Ama İstanbul'a gelen fertler, bir anda ortama uygun özelliklerini ortama çıkarır. Köy ortamında büyük ağabey bu kadar hırsını gösteremeyeceği gibi, gelin de hastaneye gidemeyeceğinden böyle bir tablo görmeyecekti, aile. Ama uygun ortamda yeni kurallara uyum sağlarken, eski geleneklerini de bırakmak istemeyen Türk toplumunun resmidir bu. Sonuçta kurbanı kendi içinden veren ama bunu da es geçip hayata devam eden aileye gerekli tepkiyi, kent ortamında bilinci gelişen gelin verir. Tıpkı günümüzde parayı ana amaç haline getiren dini sermayenin, içindeki bilinçlenmeye engel olamadığı gibi.

Düğün (1974)


İkinci filmin Urfa'dan yeni göç etmiş ailesi, başta daha sempatiktir. Annelerini kaybedince amcalarının yanına İstanbul'a gelen 6 kardeş vardır merkezde. En büyük abla (Hülya Koçyiğit) taze nişanlısını (Ahmet Mekin) ailesi uğruna arkada bırakıp gelmiştir. Büyük oğlan (Kamran Usluer) giysi ticareti yaparak para kazanmaya çalışır. 2. oğlan (Erol Günaydın) sepetinde seyyar lahmacun satar. İki genç kız fabrikada çalışırken en küçük oğlan okula gitmektedir. Ama ortama çoktan alışmış amca küçük kızı başlık parasına satarak ilk hamleyi yapar. Ailenin paraya ihtiyacı vardır çünkü seyyar lahmacunu üç tekerlekli pırpırda satmak daha iyidir. Abla bir karşı çıksa da, ailesi uğruna yine susar. Ama küçük oğlan haksız yere hapse girmesi ve en sonda 2. kızın da paraya satılmak istenmesi ciddi dönemeçler olacaktır aile adına.

Bu sefer Hz. Yusuf'un meseli gündeme alınır. Kardeşlerin kendi rahatları uğruna Hz. Yusuf'u satmalarını hatırlatan film, değişen zamanda paranın nasıl kardeşliğin yerine geçtiğini anlatıyor. Para hırsı uğruna en yakınlarını satabilen Türk toplumunun resmi çekiliyor burada da. Aile içi ilişkilerin, dostluğun, arkadaşlığın anlam ifade etmediği bir ülkenin resmidir bu defa çekilen. Kişisel menfaatler uğruna en yakınındakini bile satabilen Türk insanının halidir bu. Yine 80'ler ve 90'larda fazlasıyla gördüğümüz bu eğilimin, o dönem öncesinde nasıl yeşerdiğinin göstergesi. Filmde, bunun nedenlerinden biri de göç olarak verilir. Kolaylıkla büyük şehrin insanın gözünü döndürdüğü düşündürse de aslında gerçek tam tersidir. İnsan, daha iyi olanaklar bulduğu büyük şehri amaçlarına uygun kullanırken bir yandan da onu kirletmeye başlamaktadır. Filmdeki kavganın temelinin, çocukça bir şekilde "Benim yerim!" kavgası olduğu düşünülürse ve sonuçta ölüme gidebilecek bir olaya sebebiyet verdiğini görürken insan, büyük şehire yükledikleri durumu da düşünüyor.


Diyet (1975) 


Üçüncü film, bir fabrikada başlıyor, üretim devam ederken bir işçi bacağını makineye kaptırıyor ve belden aşağısı felç oluyor. Diğer işçiler olaydan ötürü hoşnut olmasalar da işe devam ediyorlar. Fabrikadaki sendikacı işçiler (Erol Günaydın) faaliyetlerini arttırıken baş usta (Erol Taş) da onlara karşı önlemler almaktadır. Boş kalan makineye, memleketlisini (Hakan Balamir) alır. Bu arada felç kalan işçinin komşusu Hacer'i (Hülya Koçyiğit) tanırız, Hacer aynı zaman fabrikada herkesin saygı duyduğu bir işçidir. Afyon'dan babası ve çocuklarıyla birkaç yıl önce göç etmiş olan Hacer, yaşam savaşı vermektedir. Çeşitli olaylar, Hacer'in hem sendikaya hem de yeni işçiye yakınlaştırmaya başlar.

Senaryo olarak öncü iki filme oranla zayıf kalıyor. Çünkü o dönemdeki filmlerde gözlenen naiflik ve kimi hatalar, alt metnin yeterince dolu olmamasıyla göze batmaya başlıyor. Sendika-fabrika müdürü ekseninde klasik bir iyi-kötü ekseni kuran film, yan hikayelerde de zayıf kalıyor. Mesela Hacer'in babasının bir türlü balon satamamasını, köyde saygın ama İstanbul'da yoksun olmalarına bağlaması oldukça zayıf kalıyor.

Yine de çatıyı iyi kuruyor. Sendikanın yararlarına değinerek yoplum eleştirisinden ziyade politiklik katıyor filme (Düğün ve Gelin de direkt bir politik söylem yoktur). Bunu da sağlamlaştırmak adına Hz. Muhammed'in "İki, birden büyüktür. Üç, ikiden büyüktür. Dört, üçten büyüktür. Öyleyse birleşiniz." hadisini koyuyor ama böyle bir politik söylem için bu hadis yetersiz bir dayanak oluyor.

Aslında filmde cehaletin getirdiği sorunlar, paranın insan gözünü kör etmesi, engelli hakları ve işçi güvenliği gibi geliştirilebilecek konular bulunuyor. Bunlardan cehalete biraz önem verse de politik söylemin altında boğuluyor. Bunlara daha çok fırsat verilse, iki öncülünün yanında parıldayacakmış.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Benim En İyi 10 Türk Filmim

İlgilenenler zaten çoktan duymuştur, Sinema dergisi 'En İyi 100 Türk Filmi'ni seçiyor. Kapanmadan önce Empire Türkiye de böyle bir seçime niyetlenmişti. Darısı Sinema ekibineymiş.

Dergi ekibi ünlü sinema tarihçisi Agah Özgüç'e 350 filmlik bir liste hazırlatmış. Oy kullanacaklara da 10 tanesini sırayla belirleyin demiş. Yani filmleri kafanıza göre seçemiyorsunuz. Ama açıkçası liste de gayet uygun hazırlanmış. Benim listemdeki tüm filmler zaten var. Yeni nesil, bunalmasın diye Recep İvedik bile eklenmiş. Herkesin şerbetine göre liste oluşturulmuş.

Ben de bir süre önce filmleri belirleyip oyumu kullandım. Kasımda sonuçlar açıklanmadan önce de buraya yazmak istedim. Her filmi neden seçtiğime dair ufak bir yazı da olacak.

Listeye geçmeden 10 Ekim'e kadar oy kullanabileceğinizi belirtiyim: www.eniyiyuzturkfilmi.com

10) Sonbahar (2007 - Özcan Alper) : Bir Türk erkeğinin dışarıya gösteremediği ama içinden yüzleşmek zorunda olduğu sorunları harika bir sinematografik dille anlattığı için. Bunun yanında önemli bir politik yarayı çok iyi yedirebildiği için. Az parayla bu kadar yalın ve kusursuz bir film olduğu için.

9) Aaah Belinda (1986 - Atıf Yılmaz) : Türk Sinema Tarihi'nin en iyi senaryolarından birine sahip olduğu için. Türk kadınının modernleşmeden sonraki aile ve toplum içindeki konumunu saptadığı için. Müjde Ar'ın reklam sırasında boyut değiştirdiği sahne ve Ece Bar'daki sahne için.

8) Sevmek Zamanı (1965 - Metin Erksan) : Sembolizmi Türk Sineması'nda bu kadar iyi yansıtabilen tek film olduğu için. Divan Edebiyatı'nda da var olan 'surete aşık olma' konusunu bir filmin ana konusu yapabildiği ve bunu, dönemin Yeşilçam melodramlarıyla harmanlayıp kusursuza yakın bir film olduğu için. Müşfik Kenter'i, gencecikken izlememize olanak verdiği için.

7) Yol (1981 - Şerif Gören) : Yılmaz Güney'in kusursuz senaryosu için. Türkiye'deki bazı sorunları birbirine karıştırmadan, abartmadan ve olduğu gibi yansıtabildiği için. Enfes oyuncu kadrosunu seyredebilmek için.

6) Muhsin Bey (1986 - Yavuz Turgul) : Günümüzde ayyuka çıkan, kent toplumu-kırsal kesim arasındaki farklılıkları, yozlaşmayı, toplumun 80 sonrası hızlı değişimini daha yolun başındayken saptadığı, yalın ve içe dokunan bir hikayeyle yansıttığı için. Yavuz Turgul'un en iyi senaryosu olduğu için. Şener Şen'in performansı yanında Uğur Yücel'in ilk çıkışını izleyebildiğimiz için.

5) Aaah Güzel İstanbul (1966 - Atıf Yılmaz) : Başka bir Türk filminde bulamayacağınız bir öyküyü anlattığı için. Kentteki yozlaşmayı saptadığı ve nostalji duygusunu abartmadığı için. Mükemmel bir İstanbul güzellemesi olmasının yanında, Boğaz'daki kirlilik gibi negatif unsurları da olduğu gibi gösterebildiği için.

4) Vesikalı Yarim (1968 - Ö. Lütfü Akad) : Bir melodramı sululaştırmadan, kusursuz bir senaryo ile anlatabildiği için. Türkan Şoray ile İzzet Günay arasındaki alevi canlı canlı izlemek için. Şükran Ay'ın şarkıları için. Tabii İstanbul'un o zamanki halini gözlemlemek için.

3) Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (1990 - Engin Ayça) : Aşkın dokunmadan, görmeden de yaşanabileceğini anlatabildiği için. Kusursuz senaryosu için. Türkan Şoray ve Ekrem Bora'nın insanın içine işleyen performanslarını izlemek için. Filmin sonunda nutkunuzun tutulmasına şahit olmak için.

2) Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977 - Atıf Yılmaz) : Evrensel ve zaman aşırı bir soru olan "Aşk nedir?" sorusunu verilebilecek en iyi yanıtı verdiği ya da en kritik soruyla karşı soruyu sorabildiği için. İyi bir senaryo izlemek ve harika bir müzik çalışması dinlemek için. Türkan Şoray ile Kadir İnanır arasındaki enfes kimyaya şahit olmak, bunun yanında Ahmet Mekin'in olabildiğince sıradan bir karakteri ezilmeden oynadığı için.

1) Anayurt Oteli (1987 - Ömer Kavur) : Bir Anadolu erkeğinin hayatını, tüm unsurları ile beraber ortaya serebildiği için. Bundan yüzyıllar önce de yaşanmış, çok uzun yıllar sonra da yaşanabilecek bir psikolojiyi sinemaya aktardığı için. Bunu; ibretlik karakterlere sahip harika bir senaryo ile, muazzam performanslar ile (Macit Koper ile Serra Yılmaz) ve kusursuz sanat yönetimi ile birleştiren rejiye sahip olduğu için. Filmin sonunda sizi koltuğunuza çaktığı için!

16 Temmuz 2011 Cumartesi

37°2 Le Matin (Betty Blue)

7-8 aydır erişemediğim sabit diskime sonunda erişince, kıyıda kalmış bazı filmleri de tekrardan hatırladım. Betty Blue (37°2 le Matin) filmi de bunlardan biri. Daha bunun gibi sürüyle film var, The Last Detail gibi.

37°2 le Matin 1986 yapımı bir Fransız filmi. O yıl tüm dünyada da oldukça popüler olmuş. Hala da hatırlayan var (ki ben de bir dergiden okuyup radarıma almışımdır). Ama izledikten sonra IMDB'den yapıtığım kısa araştırma sonrasında o yıl Oscar dahil tüm ödüllere aday olmasına rağmen çok da beğenilmediğini gördüm. Hatta yönetmeni Jean-Jacques Beineix'in ikinci yapıtı olan bu film, aynı zamanda kendisinin son popüler filmi.

Filmin fazlasıyla erotik, şimdiden belirtiyim. Hatta ilk sahnesi gayet hardcore diyebileceğimiz bir sevişme sahnesi. Film boyunca da iki ana kahramanımız, bol bol çıplak kalıp sevişiyorlar. Bu arada 'film boyunca' tanımım gayet geniş çünkü tam 180 dakika sürüyor. Sinemalarda sanırım 2 saatlik kurgusu oynamış ama o kurguyu bulmanız bence çok zor. DVD olarak direkt yönetmenin kurgusu var.

Film 3 saat olmasıyla, baştan sıkıyor ama garip bir şekilde akıyor ama bütünlüklü olarak değil. Şöyle ki yanlış hatırlamıyorsam film, 5 bölümden oluşuyor. Bu bölümler fiziksel olarak ayrılmıyor ama gayet hissediliyor. Mesela filmin ilk 40 dakikası, bir sahilde kahramanlarımız Zorg ile Betty'nin birbirlerini tanıma süreciyle geçiyor. İşte bu bölümler kendi içlerinde gayet akıcı, sıkmıyor ama birinden diğerine geçerken tempo değişimi yaşanıyor ve doğal olarak seyirci filmden kopuyor. Tıpkı sahil kasabasından Paris'e geçtiklerinde yaşandığı gibi.

Film, Zorg ile Betty'nin oldukça delişmen ve doludizgin ilişkisini anlatıyor. İlkişkilerinin ilk haftasından başlayan film, sonuna kadar götürüyor. İlişkiyi izlenebilir kılan iki unsur var: İlki, Betty'nin delilikleri, aklına eserse adam bile öldürebilir sebebi ne olursa olsun. İkincisi de Betty ne yaparsa yapsın, Zorg'un ona olan sadık tutkusu. Film boyunca olan tüm dinamikleri, bu iki unsur tetikliyor.

Filmin tadı ise son yarım saatte ortaya çıkıyor. Yani ilk 2.5 saat gayet boş gelebilir film size. Bu son 30 dakikada ve hele final sahnesinde, ikili arasındaki aşkın tüm gerçekliği ve özünü ortaya koyuluyor. Sanki beyninize işleniyor, o kadar saf bir sinema tadı veriyor.

Bu yönden, bu filmden 2 yıl önce çekilen ve benim en'ler listemde ilk 4'te olan Paris, Texas'a benziyor. Paris, Texas'ı bırakın geçmesi, yakalaması bile zor olsa da (o filmin sonunda 5-10 dakika yerimden kalkamamıştım, olağanüstü bir eserdir) o hisse yaklaşıyor. Bu his, aşkın ne kadar harika bir duygu da olsa maddi dünyayla çakışınca yarattığı uçlara varan dengesizlikleri tüm yalınlığı ile gösterebilmesi. Diğer deyişle manevi duygunun uç noktası olan aşkın, maddi dünyayla çelişkisini gerçekçi olarak yansıtabilmesi.

Bu olguyu, bırakın yansıtmayı saptayabilen bile çok az sanat eseri (Six Feet Under'ın gelmiş geçmiş en iyi dizi olmasının sağlayan nedenlerden biri de budur) olduğu için 37°2 le Matin, izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.

13 Şubat 2011 Pazar

Ayrımcılık Üzerine (Gentlemen's Agreement)

Ne yazık ki artık klasik filmlere gerektiği önemi veremiyorum. Üniversitedeyken yeni film izlediğim kadar da eski yapımları seyrederdim. Artık çok az canım ister oldu.

Neyse ki bugün evden çıkmadım. İzlediğim 2 yeni filmin ardından bir de klasik izleyeyim, dedim ve Gentlemen's Agreement'ı izlemeye başladım. Film Elia Kazan tarafından çekilmiş bir stüdyo filmi. Baş rolde de eskilerden en sevdiğim oyuncu olan (bunda Killing the Mockingbird'ün etkisi muhakkak vardır) Gregory Peck vardı. Ama açık söylemek gerekirse, film hakkında 1948'de En İyi Film Oscar'ını alması dışında bir şey bilmiyordum.

Film, ünlü bir makale yazarının New York'a oğlu ve annesiyle taşınmasıyla başlıyor. Karısı bir süre önce ölmüş. Yeni bir hayata başlamak istiyor. Yeni dergisinin editörü, ondan farklı bir konu hakkında çalışmasını istiyor: Anti-semitizm hakkında bir yazı dizisi. Yazarımız önce yazacak bir şey bulamıyor, nereden başlayacağını bilemiyor. Sonra aklına bir fikir geliyor: Yeni geldiği bu şehirde kendini herkese Yahudi olarak tanıştırıyor. Böylece bir süreliğini de olsa onların bakış açısına sahip olmayı başarıyor ve yazısını bu açıdan kaleme alıyor.

Yaşadığı olayları filmi seyrederseniz kendiniz izlerseniz ama çok çarpıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Film, çok kaliteli olmasının yanında (senaryosu bence harika) konusunun çarpıcılığı dışında onu klasik olmaya itecek fazla bir özelliği yok. Ama konusunu öyle bir seçmiş ki, iyi yazılmış bir senaryoyla ve Kazan gibi usta bir yönetmenin elinde, 2 saat gözlerinizi ayırmadan izliyorsunuz, 2011 yılında olmamıza rağmen. İşte bir filmi, klasik yapan ilk özellik budur.

Filmi izlerken çeşitli şeyler düşündüm. Filmin konuya bakış açısının gayet çarpıcı olması da bu düşüncelerimi arttırdı. Film diyor ki:

"Evet, anti-semitizme lehte olan veya olmayan birçok insan var. Ama esas sorun onlar gibi gözükse de bir de aradakiler var. Yani aslında aleyhte gözüküp, lehte olanların yanında susanlar veya lehte gibi davrananlar. Bu insanlar da aslında aleyhtedir."

Olaya bu açıdan bakabilmek gerçekten çok farklı oldu, kendi adıma. Hele günümüzdeki ikiyüzlü dünyanın içinde olaylara bu açıdan bakmak çok yararlı olur. Ben burada 'Anti-semitizm' konusuna girmeyeceğim. Bu konu beni fazlasıyla aşar. Ben olaya daha genel, daha bildiğimiz konulardan bakmaya çalışacağım.

Şimdi olaydaki 'Anti-semitizm' sıfatını atalım. Sonuçta filmdeki yazarın ilgilendiği konu ayrımcılığın bir türü. Başka türler için de kafa yoralım.

İlk olarak 'engelli olma' aklıma geldi. Bir engelli olarak hayatım boyunca yaşadığım bir ayrımcılık söz konusu, her gün de yaşamaya devam ediyorum, her alanda da karşıma çıkıyor. Bilhassa Türkiye'de engelli bilinci yerleşmediğinden bir sürü sorun yaşıyorsunuz. Eğitimsiz insanların yaptığı uygulamalara bir süre sonra alışsanız da esas canınızı yakan bu bilinci bir şekilde bilen insanların bilerek veya bilmeden bu ayrımı yapması. Mesela bir öğretmeninizin size karşı negatif yaklaşımı (böyle bir Almanca hocam vardı, anneme "Ben bu çocukla ne yapayım?" demiş, annem de şoke olmuş). Bir şekilde bu bilince sahip biri bile, ummadığınız yerde tam tersi bir kararda/harekette bulunabiliyor.

Yada daha popüler bir konu olsun: Kürt sorunu. Şu an Türkiye'de yaşayan herkesin olay hakkında eksik, yanlış veya çarpıltılmış bile olsa bir fikri var. Kürt karşıtı olanlar var. Çevremden de gayet biliyorum. Ama bunun yanında ister politik anlamda ister popülist manada isterse can-ı gönülden Kürt-Türk kardeşliğini savunan, ona hak veren ve bunu çeşitli platformlarda söyleyen insanlar var. Acaba bunlardan kaç kişinin bir Kürt arkadaşı var veya kaçı böyle bir arkadaşa sahip olmak ister (yada denk gelse kaçmaz diyelim), kaç kişi olay ciddiye binince gerçekten bu ayrımcılığın karşısında yer alır? Bunlar ciddi sorular. Çoğu insan da bu ikiyüzlü yaklaşımın farkında ama bir şekilde bu soruları cevaplamaktan kaçınıyorlar.

Ayrımcılığın türü ne olursa olsun; homofobi, kadın karşıtlığı, ırkçılık, dini ayrımcılık, mezhep farklılığı, vb.; bunların hepsi sonuçta aynıdır. Hepsi insanları kategorileştirmeye, sınıflara ayrılmaya, taraf tutmaya ve daha da basiti önyargıya sebebiyet verir. Ben bir insan olarak, herkese önce insan olarak yaklaşmak isterim. Taşıdığı sıfatlar (cinsiyet, yaş, dil, din, ırk, fiziksel özellik,vb.) beni alakadar etmemeli. Ama ne yazık ki ben de bazen çeşitli önyargılarla insanlara yaklaşıyorum. Herkes gibi ben de kendimi değiştirmeye çabalamalıyım, önyargılarımdan, at gözlüklerimden kurtarmalıyım. Önyargısız bir dünya kesinlikle daha mutlu bir dünya olacaktır.

28 Kasım 2010 Pazar

Kuyu: Bir Türk Sineması Klasiği

Anadolu'da bir köy. Köyün güzel kızı (oynayan kız güzel değil ama öyle farz edin) Fatma, köyün erkeklerinden Osman'ın devamlı tacizi altındadır. Nitekim daha ilk sahnede, gölde yıkanan Fatma'yı dikizlemektedir Osman. Ardından da yakalayıp dağa kaçırır kızı. Amacı, işkenceyle nikaha evet demesidir. Ama Fatma devamlı hayır der ve birkaç gün sonra jandarma ikiliyi yakalar. Fatma baba evine, Osman mapusa girer.

Osman mapustan çıkınca Fatma'yı yine dağa kaçırır. Bu sefer tecavüz de eder ama Fatma yine de evet demez. Bu sefer bir yolunu bulup kaçan Fatma'yı jandarma bulur. Fatma yine köyüne döner ama köyde dedikodular ayyuka çıkmıştır. 2 kere dağa kaçırılan kızı kim alacaktır? Köyün zengini talip olur neyse ki. Fatma istemese de ana zoruyla evet der ama düğün günü dağa kaçar.

Tam kendini asarken yörenin idam kaçağı Mehmet onu kurtarır. Böylece Mehmet ile kendi isteğiyle dağlarda dolaşırlar, sevgili olurlar. Ama jandarma yine bulur ikiliyi. Mehmet öldürülür, Fatma köyüne getirilir. Ama kocası onu boşamıştır, ana-babası da onu istememektedir. Fatma mecburen şehre gider, meyhanelerde çalışır.

Osman mapusta tüm olanları öğrenir ve çıldırır. Çıkar çıkmaz Fatma'nın izini sürer, bulunca da yine dağa kaçırır. Dağda bir kuyuya inen Osman, Fatma'nın onu kıstırmasıyla geri tırmanamaz. Fatma kuyuyu tamamen kapatır ve kendini de asar.

Filmin tüm hikayesini yazdım çünkü izleme olasılığınız çok az. Berbat bir TV-Rip'i var, onu da zor zar buldum. Öbür türlü de 1-2 televizyon kanalı (show ile kanal d'nin kapsamlı arşivi var) arşivi ile Alican Sekmeç gibi akademik arşivcilerde bulunuyor. Kanallar, bu filmi kolay kolay yayınlamaz çünkü Metin Erksan takipçileri hariç kitlesi yoktur. Geriye bir tek bir festivalin göstermesi kalıyor, bu da 10 yılda bir karşınıza çıkar.

Neyse, filmin adı Kuyu. Türk Sineması'nın klasiklerinden biridir. Sinemamızın birkaç ustasından biri olan Metin Erksan'ın 4-5 başyapıtından biridir. Ben şahsen Erksan'ın Sevmek Zamanı (güzel bir DVD'si mevcut) ile Susuz Yaz'ını (bu filmin de kopyası çok az, 2004'te bir festivalde izleyebilmiştim ama Scorsese bu filmi temizletip yeni bir kopyasını çıkarttı) çok severim. Ama Yılanların Öcü'nü sevememiştim mesela.

1968 yapımı bu filmi de pek sevdiğimi söyleyemem. Değindiği konular, hala bakir ve önemli. Bunu anlatma şekli de enteresan. Ama tempoda ciddi sorunlar var bence. Fatma-Osman'ın dağ maceraları birbirini çok tekrar ediyor. Aynı şekilde gereksiz düğün sahneleri var. Bir de Orhan Gencebay'ın müzikleri çok baskın. Sadece sazıyla filme eşlik eden Gencebay, çoğu yerde kulak tırmalıyor.

Ama film, bunlara ve sıkıcılığına rağmen benzersiz bir klasik. Anadolu kadınının çıkmazlarını, hayatını ve köy hayatındaki konumunu çok yerinde bir duyarlılıkla irdeliyor. Köy erkeklerinin sessizliği, kadınlara sahip olsalar da aslında kadınların karar alması gibi sosyolojik açıdan da çok incelenmemiş konular iyi işleniyor. Daha ortada ne Duygu Asena ne de Atıf Yılmaz'ın (80'lerdeki) kadın filmleri varken, kadının seçimini öne çıkarması da takdire şayan. Daha bir sürü sosyolojik detay çıkarılabilir ki birçoğu hala daha incelenemiyor.

Diğer yandan, az ama başarılı diyalog çalışması göze çarpıyor ki yapım yılına rağmen. Keza Fatma rolüne yakışmayan Nur Göncü de dahil sağlam performanslar ve detaylı sahne tasarımı da şaşırtıyor açıkçası. Erksan'ın karakterlerin duygularını ön plana çıkaran kamera tercihleri de diğer önemli özelliklerden ki birer ders niteliğinde bile izlenebilir.