17 Kasım 2010 Çarşamba

Harry Potter and the Deathly Hallows Part I

Harry Potter, her ne kadar kapitalizmin en verimli ürünlerinden biri olsa da çocukluğumun son dönemlerindeki (orta okul yılları) fantazi tutkumun son hacimli serisi olması vesilesiyle hala takip ettiğim bir üründür. Film başlarken arkadaşım "Sanat için telefonları kapatalım." dedi. Ben de "Sanat için mi?" diyerek onu düzelttim. Bu filmi asla sanatsal açlığımı gidermek uğruna izlemiyorum. Benim için güzel bir seyirlik olması yeterli.

David Yates arada derede yönetimini, ne yazık ki hala devam ettiriyor. Bir yanda Chris Colombus'unkiler gibi kitaba sıkı sıkıya bağlı bir uyarlama (ki son kitabın ikiye bölünmesi de buna işaret). Diğer yanda da Alfonso Cuaron'ki gibi kitabın hissini sinematografik olarak vermeye çalışan bir uyarlama. Bu ikincisini, sadece iki sahnede yapabilmiş Yates. İlki Harmione'nin Ölüm Yadigarları hikayesini anlattığı animasyon bölüm (filmin en iyisiydi). Diğeri de üçlünün Muggle kaçakçılarından kaçtığı bölüm (güzel bir reji ve kurgu bütünlüğü). Geri kalan bölümler de ne yazık ki ilk tarzda çekmiş. Bu sahnelerde ciddi sarkmalar ve tempo düşüklüğü göze çarpıyor. Yani rahatlıkla bu sahneler kırpılabilirmiş. Sırf daha fazla para kazanmak için filmin ikiye bölündüğü hissi daha da öne çıkıyor böylece.

Yine de 'Bölüm 1' ibaresi taşıyan bir film için kesin bir yorum yapmak mantıklı olmaz. Bakalım filmin diğer yarısı nasıl olacak? Bunun içinde, ne yazık ki 10 dakika değil 7 ay bekleyeceğiz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kadıköy-Rıhtım Anıları - 3

Evden kovulma ve geri alınma

Evde 10 gün filan geçti, ben yavaştan eve alışmaya başladım. Neyse cuma akşamı bizim şirketin iftarı vardı. Geç geldim. Girer girmez Nazım beni odasına çağırdı. Gittim, oturdum ve evden kovulduğumu öğrendim. Daha 2 hafta dolmamış!

Olay şu: Ev sahibi, biz kontratsız kiracılardan haberdar. Tek derdi paranın zamanında gelmesi, gerisi umrunda değil. Ama evin asıl sahibi olan karısı daha durumu yeni öğrenmiş ve o gün eve gelip olay çıkarmış. 1 hafta müddet verip Nazım hariç herkesi kovmuş. Nazım da toplam kirayı ödeyemeyeceğinden o da çıkmak zorunda kalacaktı. Neyse, olay bana patlamıştı. O gece adam gibi uyuyamadım tabii. 1 hafta sonra nerede kalacağım belirsiz, düşünün.

Sabah kalktım, ev aramaya başladım. Sağ olsun, bir çocukluk arkadaşım, "Gel bende kal." dedi. Ama açıkçası kız olduğundan çekindim biraz ki ailece tanışırız, tamamen kendi kuruntum. Öğlen olayı konuşmak için sözleştik. Tam evden çıkacağım, Nazım geldi.

-Artun, ev sahibi aradı. Bize acımış. Sözleşmem bitene kadar kalsınlar, dedi.
-Nazım, dalga mı geçiyorsun? Bu adam, bizi dün kovmadı mı? Bunun şakası mı olur?
- Valla şaka değil. Ev aramana gerek yok. 9 ay daha sözleşmem var, sorun yok.

Valla, tam komedi anlayacağınız. O gün, o evden bir an evvel kurtulmam gerektiğini anladığım gündü.

Jason'ın tekme tokat kovulması

O olaydan sonra ben süratle ev aramaya başladım. Bu arada evde her zamanki durumlar devam ediyordu. Bu arada 1 ay geçmişti.

Ramazan Bayramı'ndan 2 gün önce. Arife bana tatil olmuş. Bavulu topladım geceden. Sabah da yola çıkacağım Kuşadası'na doğru. Yatmadan durumu söyleyeyim, bayramlarını kutlayayım diye Nazım'ın odasına gittim. Nazım ile Jason karşılıklı içiyorlardı. Nazım, "Gel, biraz otur." dedi. Oturdum. Referandum muhabbeti yapıyorlardı. Sordum, ben Jason'dan kombi parasını alabilecek miyim diye. Çünkü ev sahibi nanayı çekmişti ve Jason'ın da payını vermesi gerekiyordu. Jason bunu duyunca sinirlendi. "Ben ödeme yapmam, kiramı ödüyorum, o bile çok bu eve." ayakları çekti. Bu arada Nazım, bana Jason'ın hiç fatura ödemesi yapmadığını anlattı. Ben de Nazım'a "Neden bu kadar tahammül ettin ki bu adama?" diye sordum. Bu arada Jason iyice kudurdu, Nazım'a bayağı saymaya ve hatta küfretmeye başladı. En sonunda kıçını dönüp "Kıçımı ye!" dedi ki ben gözlerime inanamıyordum. (Tüm bu konuşmalar İngilizce bu arada) Biraz da benim gazımla (ama hiç öngörememiştim) Nazım sinirlendi. Jason'a evden defolmasını söyledi. Jason umursamadı. Ben de ortamı germemek adına odama gittim, Jason da odasına çekildi. Ama Nazım, Jason'ın odasına girdi ve bir güzel patakladı. Ben odamdan duyuyorum olayı. Jason, Nazım 1-2 yumruk atınca hemen yumuşadı, "Canım acıdı", "Sen çok güçlüsün.", vb. saçmalıklar söylemeye başladı. Sonra Nazım odasına döndü ve bana seslendi. Gittim, "Şöyle şuna, evden siktirsin gitsin." dedi. Jason bana kapıyı açtı ve söylediklerimi duyunca hemen pılını pırtısını toplayıp gitti. Nazım arkadan sövmeye devam etti. Bu arada eve polis çağırmak, arkadaşlarını çağırmak gibi şeyler söyledi. Ben karşı çıktım çünkü eve başkaları gelseydi o an, iş çok daha uzardı. Ben biraz yatıştırdım Nazım'ı. Ama yine de dışarı çıktı, çevreyi kontrol etti. Jason kaçarken çevredekilere ajitasyon yapmış tabii. Olay o gece için böylece kapandı.

Nazım, olayda haklıydı bence. Jason, psikopattı ve inanılmaz dengesizdi. Ama dövülme olayı aşırı kaçmış olabilir. Yine de olay bu raddeye gelmeseydi Jason'ın durumun ciddiyetini anlayacağını hiç zannetmiyorum.

Sabah direkt çıkıp gittim. Sonuçta Jason evden kovulmuştu ve bayramdan sonra öğrenecektim ki Bruce da bahaneyle kovulacaktı.

14 Kasım 2010 Pazar

Kadıköy-Rıhtım Anıları - 2

İlk gün

İşe başlamadan önceki gün, babamla beraber eve gittik. Benim bir sürü eşyam vardı. 3-4 ay kalmaya niyetim olduğundan her şeyi getirmiştim. O gün eve sorunsuz taşındık. Fakat daha ilk günden iki falso verdiler.

İlki kombinin bozulmasıydı. Nazım, ev sahibinin ödeyeceğini belirtip benden 250 tl aldı o dönemde. Sonra sadece 100'ünü verdi. Daha sonrasında ev sahibinin tamir parasını ödemekten vazgeçtiğini belirtti ama doğruyu mu söyledi, fikrim yok. Böylece kombi parasının çoğunu daha taşındım gün olmasına ben verdim. Ben evden çıktıktan sonra bir kısmını daha vermeye söz verdi ama tabii ki vermedi.

İkincisi kedi olayı. Kedilerden pek haz etmem ama korkmam da, bana dokunmadıkları sürece istedikleri kadar çevremde takılabilirler. Neyse, mülakat zamanı Nazım bana evde hayvan beslenmeyeceğini kesin olarak belirtmişti. Ama ilk gün eve bir girdik, evde kedi var. Neymiş, Nazım'ın kankasının (sonra eve hiç uğramadı) kız arkadaşının kedisiymiş. Kız kankaya rica ediyor, kanka da dayanamıyor kabul ediyor. Sonra kankanın ablası kediyi istemeyince kedi de bize geliyor. İlk önce Nazım 2-3 güne gidecek dedi ama 1 hafta kaldı o salak kedi.

Neden salak diyorsun diyebilirsiniz. Olay şu: Evdeki 2. günüm. İşten gelip bir arkadaşımla buluşmuşum. Hava sıcak, yorgunum, terliyim ve üstüne eve girerken tuvaletim var. Elimde eşyalar da var. Girdim eve, Nazım odasında sele serpe uyuyor. Odamı açtım. Kedi hemen odaya girdi. Çık derken kapıyı çarptım ve o an hatamı anladım. Çünkü kapım bozuktu, ters harekette kitleniyordu kendi kendine ve yine kitlenmişti. Anahtar da diğer uçtaydı! Önce bağırarak ve telefonla Nazım'ı uyandırmaya çalıştım, uyanmadı. Sonra filmlerde gördüğüm hareketi denedim. Önce anahtar deliğinden anahtarı dışarıya düşürdüm. Sonra kapı altından almaya çalıştım ama alamadım! Allah'tan 10 dakika sonra Jason geldi de kapımı açtı. Kabus gibi bir 10 dakikaydı!

İlk izlenimler

Evde durum şuydu: Herkes 7-8 gibi birayla eve geliyordu. Nazım ile Jason sızana kadar içiyorlardı. İçtikten sonra da açıkçası değişiyorlardı. Jason zaten odasında kendi kendine konuşurdu. Bir akşam bir bağırma duydum, "Ya bu ne!" derken Jason'un (İngilizce olarak) ana avrat ve bağırarak kendi kendine küfrettiğini anladım. Odamdan çıktım, Nazım ile yüzyüze geldik ve güldük. Komikti çünkü. 5 dakika içinde kendi kendine sustu, bir müdahalede bulunmadık. Ayrıca Jason, Nazım'ın eve getirdiği kızlara sarkardı!

Nazım da o kadar olmasa da değişirdi. Birkaç kere bana hakaret etti. Ertesi gün bunları söylediğimde, hatırlamadığını söyleyip benden özür diledi. Bir de sarhoş olunca sesi sonuna kadar açıp klasik müzik dinlerdi. Bilhassa Fazıl Say'ı. Gecenin bir vakti uyandığımda son ses piyano duymayı kanıksamıştım bir süre sonra. Zaten 2-3'ten aşağı yatmazlardı. Hatta ben işe giderken yeni uyurlardı. Hoş, öğrenci hayatı yaşadıklarından normaldi bu yaşamları.

Bu arada üçüncü kişi Bruce'u tanıtmam lazım. Kendisini ilk gördüğümde şoke olmuştum. 60 yaşlarında kelli felli bir adamdı. Hakikaten 60'ın üstündeki bir Avustralya vatandaşıydı. Emekli olmuş, karısı ölmüş, kızları büyümüş. Bunun da canı sıkılmış, Türkiye'de okuyayım demiş. Şaka değil, ünlü bir vakıf üniversitemizden kabul almış. Karşılığında İngilizce hocalığı yapacakmış! Gerçek mesleği nedir, en ufak fikrim yok. Yalnız bu üniversite buna peşin biraz para vermiş. Bruce da bunu Orta Doğu'da gezerek yemiş. İlk 2 hafta görmememin sebebi buydu. İşin garibi, bizimle yaşarken Türkiye bunun öğrenci vizesi talebini yaşı sebebiyle reddetti ve şu anda bu adam kaçak. Daha da ilginci, ona bu kaçak yaşamı üniversite teklif etmiş! "Polise bulaşma, takıl bizde." demişler. İşte Türkiye, sayın okuyucular!

Kadıköy-Rıhtım Anıları - 1

Ağustos ayında ciddi bir değişim yaşadım. Hem işimi hem de yaşadığım şehri değiştirdim. İstanbul'a taşındığımda nerede yaşayacağım, ilk ciddi sorundu. Birkaç düşünceden sonra birkaç aylığına bir oda kiralamanın en iyisi olduğuna karar verdim. Ülkemizde pek bilinmeyen ama yurt dışında popüler olan craiglist'e başvurdum bu konuda. Çeşitli yazışmalar sonrası, Kadıköy-Rıhtım'da bir eve taşındım.

Bu yazı, işte bu evde yaşadığım 1.5 ayı içerecek. Tek seferde bitiremeyeceğimden birkaç yazıya bölünecek. Amacım fazla derine girmeden, sizlerin de ilgisini çekecek olayları paylaşmak.

Tabii, bu hikaye başkalarını da içerdiğinden, onların özel hayatlarına müdahale etmek istemediğimden ve blogumda 3. kişilerin adlarını kullanmak istemediğimden isimleri değiştireceğim.

Mülakat

Hem evi görmek hem de şartlarda anlaşmak için taşınmadan 2 hafta önce evi ziyaret ettim. Ev, Kadıköy sahildeki İETT otobüslerinin kalktığı duraklara yürüyerek sadece 3-4 dakika mesafedeydi. Muhit olarak pek nezih sayılmaz ama bekar bir erkek için gayet idare edilebilecek bir semtti. Ama konumunun iyi olması, bana yetiyordu.

Apartman 4 katlıydı ve her katta bir daire olmasına karşın sadece 2 daire doluydu. İlk kattaki benim kaldığım daire, 3 oda 1 salondu. Banyonun yanında ayrı bir tuvaleti olsa da bunu kiler niyetine kullanıyorlardı.

Salonda evin kontratlı kiracısı olan Nazım kalıyordu. Kendisi, 28 yaşındaydı ve veterinerlik öğrencisiydi. Evin asıl sorumlusuydu, odaları kiralayacak kişilere o karar veriyordu. Diğer odalarda da kontratsız olarak bu kişiler kalıyordu.

Ben geldiğimde evde 2 kiracı vardı. İlki, 35 yaşlarında bir Amerikalıydı. Jason, aslında gazetecilik mezunuydu ama avare halde dünyayı geziyordu. İstanbul'da öğretmenlik yapmaktaydı ama aslında böyle bir diploması yoktu. İngilizce kurslarının biri bunu çalıştırıyordu. Çalışma izni zaten yoktu, turist vizesiyle takılıyordu.

Diğerini mülakat zamanı görmedim, sadece adının Bruce olduğunu öğrendim.

O gün, hangi akla hizmet ettiysem evi beğendim. Ücret ise; 360 depozito, 360 aylık ve masrafların dörtte biriydi. Ama bu 3. kısım, hiç de öyle olmadı.

Neyse, bu durumda Nazım ile anlaştık ve 2 hafta sonra gelmek üzere odayı kiraladım.

7 Kasım 2010 Pazar

Son Zamanlarda İzleidkleirm

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80'ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.

J'ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: "19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan." Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.

Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye'de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.

Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.

The Town

Ben Affleck'in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood'un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck'in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.

Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.

Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.

Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.

Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera'nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera'da.

Film, 90'lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90'lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.

The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon'da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network'te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo'nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark'ın Eduardo'ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.

Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar'ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.

The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.

Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.

26 Eylül 2010 Pazar

The American

Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception'ı 2010'un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.

Türkiye'de Eylül 2010 programına bakan bir sinemasever, durumu zaten kavramıştır. Koca ayda izlenebilecek sadece 2 film bulunuyor (Machete'yi sayan varsa 3 olur): The American ve I Killed My Mother. Bugün ilkine gittim. Açıkçası fazla risk aldığını söyleyemeyiz ama gayet kaliteli bir film olduğu apaçık ortada.

Bir tetikçi/silah ustasının İtalya'daki inziva günlerini izliyoruz. Senaryo gayet tahmin edilebilir ama iyi oturmuş. O yüzden de bu kısmı direkt geçerseniz iyi edersiniz. Çünkü The American senaryosuyla ve benzeri yan unsurlarla değil, gösterdikleriyle ön plana çıkmayı tercih ediyor.

Müzik videosu geçmişini filmde sonuna kadar kullanıyor Anton Corbijn. Atmosferi iyi oturtmuş. Işığı iyi kullanmış. Çerçeveleri kusursuz. Ama daha önemlisi mekanı (klişe tabirle) karakter haline getirmeyi başarmış. Tetikçinin yaşadığı stresi, giderek artan bunalımı; İtalyan köyünün daracık sokaklarıyla çok iyi yansıtılıyor. Labirenti andıran sokaklar, tetikçinin çıkışsızlığını ve giderek tükenişini diyaloglara gerek duymadan yansıtıyor. Böylece George Clooney'in sağlam performansıyla da izlerken keyif alınan bir yapıma dönüşüyor.

Ayrıca kadın oyuncusu Violante Placido ile de beni oldukça etkilediğini belirtmeliyim. Bu kusursuz fiziğe sahip İtalyan kadını beni izlerken bayağı mest etti. Ama asıl şoku annesinin kim olduğunu öğrenince yaşadım. Başka bir kusursuz İtalyan fiziği de annesidir ve benim favori filmimde oynamıştır (hatta filmin sevdiğim bölümlerinin birkaçında) ki sırf bu film için Sicilya'ya gittiğimi söylersem bazılarınız anlar hangi film ve kim olduğunu (anlamayanlar IMDB'ye baksın).

Normal bir sezonda sadece dikkat çekici bir yapım olabilecekken böyle bir yılda ismi oldukça zikredilen bir filme dönüşecek. Gerçekten de 2010 yılı içinde paranızı rahatlıkla harcayabileceğiniz sayılı filmden biri.

Oyuncular: George Clooney, Violate Placido, Johan Leysen, Thekla Reuten, Paolo Bonacelli - Görüntü Yönetmeni: Martin Ruhe - Müzik: Herbert Grönemeyer - Senaryo: Rowan Joffe (Martin Booth'un 'A Very Private Gentleman' adlı romanından) - Yönetmen: Anton Corbijn - ***1/2

20 Eylül 2010 Pazartesi

5x2 - Evlilik Üzerine

Artık yaş kemale ermeye başladı ya, evlilik konusu daha çok gündeme geliyor artık. İstemesem bile karşıma çıkıyor pat diye. Artık umursamıyorum lakin daha fazla düşünüyorum "Evlilik nedir?", "21. yüzyılda evlilik nasıldır?", vs...

Dün François Ozon'un 5x2'sini izledim. Gösterime girdiğinden beri bildiğim, kah izlemekten vazgeçtiğim kah izlemem gerektiğini hissettiğim bir filmdi. Sonunda izlemekten memnun kaldığımı söylemeliyim. Ama harika bir film olduğundan değil. Gayet izlenebilir ama çok da aham şaham olmayan bir film.

Filmin olayı, modern evliliğe gayet tarafsız bakabilmesi. Bu açıdan, önem arz ettiğini bile iddia edebilirim. Çünkü kim ne derse desin, 'evlilik' artık hiç de eskisi gibi değil. 20-30 yıl öncesinin ataerkil yapılı evliliklerinin tarihe karıştığını söyleyebilir. Tabii, bunu toplumun belli bir kesmi için söylüyorum. Diğer türlü "Ya yüzde %58 hayır kim dedi?" diyen gruba katılırım ki hiç niyetim yok.

Film, bir evliliğin 5 önemli aşamasını tersten gösteriyor. Önce çiftin boşanmasını izliyoruz. Sonra sırayla farklı düşünceler beslemeye başladıkları günü, oğullarının doğumunu, düğünlerini ve en sonda da tanıştıkları günü seyrediyoruz. Ama her birinde normalden farklılıklar göze batıyor, bizim bildiğimiz evliliklere ne kadar benzese de önce, sahnelerin sonunda farkları görüyoruz.

Aslında sorun, bizim normali tanımımızdan kaynaklanıyor. Nedir normal bir evlilik? Flört dönemi, evlenme süreci, düğün, gerdek, balayı, birbirine alışma, çocuk, ..... Bu mudur yani? Her evlilik ille de böyle olmak zorunda mıdır? Yoksa toplum bize bu kalıpları uymaya mı zorluyor?

Mesela filmde, çiftimiz normal bir süreçten geçiyor gibi. Gayet eğlenceli bir düğünle evleniyorlar mesela. Otelde yukarı çıkıyorlar. Gerdek vakti. Gelin banyoya soyunmaya gidiyor. Bir geliyor ki adam uyumuş. Bir detay ama önemli bir detay. Arkadaşlarımla birkaç kez konuşmuşluğum vardır. Düğün günün, inanılmaz yorulacaksın, bir de üstüne ilk seferinde (gerçi artık azaldı ama) performans göstereceksin. Terli bir vaziyette, bitap halde. Ama toplum senden çarşafta kan istemez mi?

Bana kalsa çözüm basit, ikisi de uyur, günlerin sonu gelmiyor ya. Ama çoğunluk böyle düşünmüyor, hele Türkiye'de. Bu da toplumda yabancılaşmayı, farklılaşmayı ve daha önemlisi güvensizliği doğuruyor. Birbirine güvenmeyen kişiler, çift olmaya çalışıyor, evlenmeye, yuva kurmaya çalışıyor. Önceleri -mış gibi yapılıyor. Düğün istenmese de karşı taraf ister deyip yapılıyor en ufak örneği. Ödünler verildikçe kişiliğinden uzaklaşıyor birey ve o birey, hasbelkader, bir yerde karşılık göremezse çöküş başlıyor. Bu sefer o ödünler bir sorunlar yumağı olarak önünüze düşüyor ve o yumağı her fırlattığınızda yuvarlanıp, büyüyüp geri dönüyor. İşte o zaman dönüşü olmayan yola giriliyor. Eskiden kadın o yumağı, kendi aleyhine hasır altı ederdi. Artık yok öyle bir şık ki doğrusu da bu.

Filmin 3. bölümünde doğum sırasında adamın hastaneye gitmemesi bunun yalın bir örneği. En sonunda gittiğinde işim vardı, diyebiliyor ama karısına karşı sadece. Ya kendisi? Kendisi o yalana inanabiliyor mu?

5x2, durup düşünmemiz için önemli kelamlar ediyor, fazla göze sokmadan. 21. yüzyıl toplumunda bireyi, onun karşı cinsle ilişkisini, bunun ona getirisini göstermeye çalışıyor sadece. Nutuk atmaya çalışmadan veriyor, gerekli yerleri biz dolduralım istiyor. Çünkü her birimiz farklıyız ve ilişkilere bakış açımız da farklı.

Filmi izlerseniz, boşanma ve nikah sahnesine dikkat etmenizi isteyeceğim. Çok önemli bir detayı vurguluyor Ozon bu sahnelerde. Benim de dikkatimi 1 yıl önce çeken çok enteresan bir detaydır.