21 Mart 2011 Pazartesi

Fatih'te Bir Pazar Günü

Sabah kalktım. Giyinip kendimi dışarı attım direkt. Hafif yağmur çiseliyordu fakat rahatsız etmeyecek şekilde. Kadıköy'e inen ilk otobüse atladım. 10 dakikada Rıhtım'daydım. İskeleye gitmeden Murat Muhallebicisi'nden poğaça ve açma aldım, vapurda yemek üzere.

İskeleye varmak üzereydim ki İstem aradı, çocukluk arkadaşım, içeride bekliyormuş. Hemen içeriye seğirttim. Öpüştük ve direkt Eminönü vapuruna atladık. O da birkaç poğaça almış. Bir ondan bir benden yiyerek kah Boğaz'ın o eşsiz güzelliğine daldık kah hoşbeş ettik.

Eminönü'ye vardığımızda istikamet belliydi, Unkapanı'ndaki İMÇ Blokları. Ben sahilden gitmeyi düşünürken İstem içeriden gidelim dedi. Zaman varken, değişiklik olur diye kabul ettim. Ara sokaklardan, ilginç binaların önlerinden ve bayağı bir yokuştan geçtik ki Beyazıt'tayız! Yani hedefimizin tam ters yönündeyiz! Neyse ki bir kere Beyazıt'tan Vefa'ya çıkmıştım. Birkaç kişiye sorarak ve zamanı 20 dakika geçirerek grubumuzla İMÇ önünde buluştuk.

Grubun biri hariç tümü İTÜ'lü. Hilal'i de fahri İTÜ'lü saydığımızdan grubumuza İTÜ grubu diyebiliriz rahatlıkla. Grubun hala lisans okuyan tek üyesi Burak Avcı, aynı zamanda grubun rehberi ve bu günün sorumlusu. Onun rehberliğinde Zeyrek ve Fatih'i gezeceğiz.

Turumuz daha buluşma yerinden başlıyor ve İMÇ Bloklarının ve tam karşısındaki SGK Binası'nın 60'larda Ağa Han Ödülü'nün almış iki ünlü mimari eser olduğunu öğreniyoruz. Sebebi ise, çevresindeki tarihsel dokudan kopmadan ve çevresine uyumlu şekilde imar edilmiş olması. Bugünkü yapılarımıza ne kadar ters, değil mi?

SGK Binası'nın hemen arkasından Zeyrek'e giriş yapıyoruz. İlk durak Molla Zeyrek Camii. Fetihten sonra ilk dönüştürülmüş camilerden. Şu an restorasyon halinde ama hiç güzel bir şey çıkacağından umudum yok! Ben bu camiye 3 yıl önce girmiştim, yine gezi amaçlı. Caminin bir yerinde çok özel bir mozaik var. Tarihi belki de 1000 yıllık, belki de daha eski. İncil'in ünlü hikayelerinden Samson ve Delilah masalındaki Samson'u resmeder bu mozaik. Bundan sonra görmeniz için imama yalvarmanız gerek, ne yazık ki. Bizim grup, cami önünde mahalle çocuklarıyla sohbete başlıyor. Biraz da misket oynuyorlar, kimileri bilye der bu küre şekilli oyuncağa, ben hala misket oynayan kaldı mı bakışlarımı atarken. Ayrıca cami önündeki Tüçev binasının içinde gizli bir sarnıç varmış, ilgilenenlere.

Ardından Zeyrekhane'de Haliç manzarası eşliğinden çayımızı yudumluyoruz. Hafif fiyatları yüksek ama hizmet gayet iyi. Ardından sokaklara dalıyoruz, gezinmeye başlıyoruz. Başka bir kiliseden dönüştürülmüş camiye kapalı olduğundan giremiyoruz ki bu camiyi sadece bir cepheden fark edebilirsiniz. Diğer cepheleri evlerle kaplanmış. Kilisenin planı çok özelmiş, Burak'tan öğrendiğimize göre.

Gezinirken eski binalar, çeşmeler ve daha nice ilginç yapı gözümüze çarpıyor. Kimi harap halde, kimi de belediye tarafından onarıma alınmış. Ama çevre halkın bu yapılara duyarsızlığı her hallerinden belli.

Kadınlar Pazarı'nda geziniyoruz bir ara. Bu caddede Mimar Sinan'ın tasarladığı bir hamam var, Çinili Hamam. Ne yazık ki burası da kapalı ve harap halde. Çevredeki Siirtli esnafın buranın yıkılmasını beklediklerine neredeyse eminim.

Kadınlar Pazarı'nın sonunda surlar bulunuyor. Bu surların dibinde de Şeref Lokantası'nda yemek molası veriyoruz. Mumbar, büryan ve felik pilavı yiyoruz. Hepsi de çok lezzetli.

Çıkışta surlar hakkında biraz bilgi alıyoruz ve Roma, Bizans, Osmanlı izlerinin üçünü de taşıyan nadide yapılardan olduğunu öğreniyoruz. Çaprazında bulunan İtfaiye Binası ise İlk Milli Dönem eserlerindenmiş. Burak binanın döşemelerinden bunun nasıl çıkarılacağını anlatıyor. Sonrasında da Fatih Camii'nin çaprazından ilginç bir tatlı yiyoruz. Sadece buradaki dükkanda yapılan Sarma Tatlısı, oldukça değişik bir lezzet. Revaniye benziyor en çok ama onunla bile alakası yok.

Ardından At Pazarı Meydanı'na geçiyoruz. Burası Osmanlı zamanında at pazarıymış gerçekten. Burada da çay içiyoruz. Biraz ileride Osmanlı'nın ilk dokuma fabrikası var. Orası da kapalı, sözde hala çalışıyormuş bazen. Hava kararırken Fatih Külliyesi'ne giriyoruz.

Burası Fetih'ten sonra Osmanlı'nın kendi başkentini oluşturma amacıyla yaptığı ilk eser. İslam şehir planlarına bakarsanız şunu görürsünüz: Merkezde bir cami kompleksi vardır. Hemen çevresi ticaret alanıdır. Bir tarafı zenginler mahallesidir. Ticaret alanını orta kesimin meskenleri çevreler. Şehrin en dışında da düşük gelirliler oturur. 1950'lere, hatta 80'lere kadar Bursa bu yapının tipik bir örneğiydi. Şimdi tamamen batılı şehir planına döndü, tüm Türkiye'de olduğu üzere.

İşte Fatih Külliyesi de İstanbul başkenti için merkez cami kompleksiydi. Kompleks derken sadece camiyi kastetmiyorum. Bu yapıda aşevi, imarethane, kütüphane gibi halkın günlük ihtiyaçlarını da karşılayacak yapılar vardır. Amaç, merkezin ruhani bir özelliği olmasının dışında şehrin merkezini canlı tutacak etmenleri de ihtiva etmesidir.

Fatih Camii, gezimizin son durağıydı ama gün daha bitmedi, hava kararsa da.

Oradan Süleymaniye'nin arkasında enfes bir manzarası olan bir kafeye oturduk. Tavla oynadık, güldük, eğlendik. Çıkışta Kadıköy vapuruna yetişelim diye hızlandık çünkü son vapurdu. Tam Eminönü'ye geldik ki gemi kalkmak üzereydi. İstem ile hızlıca koştuk ki arkadaşlarımızla vedalaşamadık.

Vapura bindik, oturduk. Uzakta bir karartı gördüm, Burak'a benzeyen, vapurun içinde. Neden binsin ki derken (evi Şişli'de!) bu sefer bizi dikizlediğini gördüm. Kalkıp ona doğru yürürken kaçmaya başladı. Sonra bir baktım yanında da Filiz! İyi de neden kaçıyorlar!?! İstem ile tüm vapurda bunları aradık, yoklar. En sonda yine oturduk. Gördüğümüze eminiz ama nedenini kavrayamıyoruz, Filiz de İstinye'de oturuyor çünkü ve saat 21.15! 2 dakika içinde bunlar gülerek yanımıza geldi. Çılgınlık yapmak istemişler, aferin dedim.

Sonra Kadıköy'de bu çılgınlıkları şerefine birer bira içtik ve onları uğurladık. Evime dönerken çok yorgundum ama bir o kadar da huzurluydum.

Bu güzel gezi için Burak Avcı başta olmak üzere; İstem'e, Filiz'e, Hilal'e, Engin'e ve Onur'a çok teşekkürler!!!

15 Mart 2011 Salı

Son 2 Ayda İzlediklerim

Film izleme alışkanlığının tıkandığı bir yılı geride bıraktık. 2010, neresinden bakılırsa bakılsın fiyasko bir yıl olarak hafızalara kazındı. 2010 yılı içerisinde çıkan birbirinden iddialı filmler yerlerde süründüler. Bırakın kaliteli bir yapımı, vasat bir filmi bile yere göğe sığdıramaz olduk. Çünkü zaten bir elin parmaklarını geçemeyen kaliteli filmlerden sonra, sinemaya hasret kimseler vasat filmlerden medet ummaya başladılar.

Doğrusu haksız da sayılmazlar: Her hafta film izlemeye alışmış biri, hafta başına yeni film izlemeye kalksa yandı. Çünkü bu, yılda 52 film eder ki ben, 2010 yılında bırakın 52'yi, 20 iyi film seyrettiğimi bile düşünmüyorum. Tabii, burada kastettiğim filmler 2010 yapımlarıdır. Böylece son dönemde izlediğim filmleri ve Oscar galiplerine de bir göz atabiliriz.

Komedi türü için rezil bir yıldı. Kick-Ass, Scott Pilgrim vs. The People ve Easy A gibi sadece belli alttür sevenlerine hitap eden filmleri bir kenara bırakırsak hiç gülmedik diyebiliriz. Yılın en iddialı 3 komedisinden ikisini yarıda bıraktım çünkü bırakın güldürmeyi, sıkarak çok zor bir olayı gerçekleştirdiler. Dinner with Schmucks ve Little Fockers öncül filmlerine birer hakarettir (biri yeniden çevrim, diğeri de devam filmiydi). Due Date ise John Hughes tarzına yaranmak isteyen ama gülümsetmek dışında kahkaha bile attıramayan başka bir hayal kırıklığıydı.

İngilizce ve Türkçe haricindeki lisanlardaki filmlere bakarsak da bir vasatlaşma göze çarpıyor. 2009 yılının o heyecan dolu filmlerinden eser yoktu. Son olarak Abbas Kirastomi'nin Certified Copy'sini izledim. İlginç, düşündürücü ama itici bir filmdi. Filmin orta yerindeki şaşırtıcı senaryo hamlesini anlamaya çalışırken, film bitiverdi ki ben bu hamlenin anlamını hala çözemedim.

Geçen hafta ise, En İyi Yabancı Film Oscarı'nı alan Heavnan (A Better World)'ı izledim. Beklediğimden çok basit bir filmdi. Şiddet ve onun hayatlarımıza etkisini basit ama etkileyici bir şekilde anlatmaya çalışan ama bu uğurda daha da basitleşen bir film vardı karşımda.

Yine yılın en çok konuşulan İtalyan yapımı olan I am Love, bana çok bayağı geldi. Kuşaklar arası çekişmeyi, burjuvazinin önlenemez çöküşünü ve kadının da adının olmasını Viscontivari bir tarzda anlatmaya çalışan bir yapımdı. Ama sanki annesinin rujunu sürüp giysilerini deneyen kız çocuğu gibi, bedenine fazla gelen bir işe kalkışmış yönetmen. (Çok daha iyisi için, Il Gettapardo (Leopar))

Son 1-2 yıldır Xavier Dolan adını her yerde duyuyoruz. Kanadalı 21 yaşında bir beyefendi ama bu beyefendi, hem yazıyor hem yönetiyor hem kostümleri yapıyor hem de oynuyor. Şu anda 3. filmini çekmekte olan Dolan'ın ilk 2 filmi, ülkemize ardı ardına geldi. I Killed My Mother ve Heartbeats, 2 basit konu üzerinden etkileyici birer film çekme girişimleriydi. Mesela ikincisinde 3. kişinin habersiz olduğu bir aşk üçgenini 90 dakika boyunca, son derece yalın bir şekilde anlatıyordu. Ama bu yalınlık o kadar uzayınca can sıkıyor ki Dolan bunu çeşitli numaralarla engellemeye çalışıyor lakin bunlar da kopya olunca film bir anda, 'Bu hareketi hangi yönetmenden kopyalamış?'a dönüşüyor. Ben 5-6 tane buldum rahatlıkla.

Ama !f''te gösterilen Tom Tykwer'in son filmi Drei (Üç) şaşırtıcı şekilde ferahlatıcı bir filmdi çünkü ciddi bir iddia taşımıyordu ve böylece elindekileri üst düzeyde kullanabiliyordu. Bu film de bir aşk üçgenini anlatıyordu ama son derece enteresan bir şekilde. Yer yer buruk yer yer komik hatta yer yer fantastik bir filmdi. Alt metninde de insan kopyalanmasının ahlaki yönü ve günümüzde cinsiyetlerin giderek belirsizleşmesi gibi iki iddialı savı vardı ama bunları göze sokmuyordu.

İnsan kopyalanması, iki son dönem filminde daha karşımıza çıkıyor ama baş köşede. İkisi de İngiltere yapımı ve melodram üstelik. Never Let Me Go, mendil ıslatacak bir film. Kopyalanmanın yasal olduğu bir dünyada ve üretilen kopyaların gittiği yatılı bir okulda başlayan film, belli başlı yıl sıçramaları yaparak bir aşk üçgenini anlatıyor. Vasatın biraz üzerinde diyebiliriz ki İstanbul Film Festivali'nde Galalar bölümünde izleyebilirsiniz. İkinci film, vasat sularda yüzen The Womb. Çocukluk aşkına geri dönen bir kadın, aşkını bir trafik kazasında kaybedince klonunu doğuruyor. Konu biraz itici ama Eva Green uğruna izleniyor. Bu film de !f'in son gününde karşımıza çıkmıştı.

Biraz da Türkiye'ye bakalım. Yılın bence 3 iyi filmi vardı: Bal, Kozmos ve Çoğunluk. Merak edip de iki film daha izledim son günlerde. Bahtı Kara; çok acayip ve trajikomik bir film. Biraz daha derli toplu olsa efsane bir film çıkacakmış ama böylesi de çok ilginç. Eyyvah Eyvah, gerçekten komik ama komedi piyesinden sinema eserine dönüşememiş bir film. İkinci filmi de izledim arkasından. O daha da komik ama daha da piyes havasında.

Yazacak daha çok film var lakin biraz da ikinci yazıya kalsın.

22 Şubat 2011 Salı

Festivalin'in Blogu Açıldı

Bu yıl İstanbul Film Festivali'nin 30. yılı. Festival ekibi de bu yuvarlak sayıyı kutlamak için bir blog açmış, festivalseverlerden anılarını yazmasını istemiş. Ben de boş durmadım, kendi festival hikayemi anlattım.


Tabii benim yazım oldukça mütevazi kaçıyor. Benden büyük olanların anıları daha güzel. Okumanızı tavsiye ederim.

20 Şubat 2011 Pazar

Glee!

Geçen ay Glee Altın Küreler'de En İyi Komedi Dizisi ödülünü alınca izlemek geldi içimden. Çünkü hem ne zamandır yeni bir komedi dizisine başlamamıştım hem de dizinin türü olan müzikal-lise komedisi beni cezbediyordu. Malumunuz, hem müzikalleri severim hem de lise filmlerine hastayımdır (80'ler..................!).

Glee, bize çok yabancı bir kelime. Wikipedia'dan araştırdım, 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir şarkı türü. Kiliselerde biraz dramaturji katılarak söylenen şarkı diye özetlenebilir ama tabii, daha derin anlam ve metaforları da var. Bu dizide kullanılan manası ise, liselerde kurulan sahne ile müziği birleştiren bir kareografi ile şov yapan bir koro grubu. ABD'deki çoğu lisede bu kulüpten varmış ve turnuvaları düzenlenirmiş.

Bu dizi ise, Ohio'daki McKinley Lisesi'nde yeni kurulan glee kulübünün maceralarını anlatıyor. Her lise dizisinde olduğu gibi, aşk, entrika, ineklik, ponpon kızlık, popülerlik, eziklik gibi malum konular işleniyor. Açıkçası bu alanın şaheseri olan Freaks & Geeks'in eline su dökemez. Ama neyse ki Glee'nin elinde başka kozlar da var.

Bir kere müzikal bir dizi. Her bölümde en az 5 müzikal sahne izliyoruz ki bunlar gayet çalışılmış, hazırlanılmış sahneler. Gündelik hayata da başarıyla yedirilmiş. Şarkılara da aşinaysanız (çoğunluğu popüler şarkılar veya müzikallerden alınma) gayet eğlenceli oluyor. İzlerken siz de şarkı söylüyorsunuz, rahatlıyorsunuz ki dizi izlemenin bir amacı da budur zaten, rahatlamak.

Bir artısı daha var ki bu da verdiği ana mesaj. Glee kulüplerinin hiç popüler olmadığını öğreniyoruz dizi boyunca (gerçekte de böyle mi, bilmiyorum) ve kulüp daha çok dışlanan kişilerin toplandığı bir yere dönüşüyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum Artie, okulda gay olduğunu açıklayan tek kişi Kurt, kekeme Tina, aşırı hırslı ve sevimsiz Rachel, ultra salak Britney, siyah şişko Mercedes birkaçı. Bunlara birkaç popüler öğrenci de ekleniyor ama sonraları onların da kendi sorunları çıkıyor. Mesela okulun en popüler kızı olan, baş ponpon kızı Quinn, dizi başlar başlamaz hamile kalıyor (üstelik bekaret derneği başkanıyken!).

Uzun lafın kısası, dizi bu dışlanmış grubun bir onur mücadelesine de dönüşüyor. Biraz muhafazakar bir mesaj da olsa (zaten Fox'ta yayınlanması buna bir işaret), ne kadar umutsuz da olsanız, hayat ne kadar kötüye de gitse mutlaka bir çıkış yolu vardır deniyor. Bu konu, dizide zaman da bol olduğundan detaylı şekilde işleniyor. Mesela, 1. sezonun 9. bölümü engelliler hakkındaydı ve gayet güzel (sömürüye girmeden) işlenmişti. O bölümdeki 'Imagine' şarkısı efsanedir mesela. (en alta Youtube videosunu koydum)

Ben diziyi fena halde sevdim. Çok iyi değil belki, yer yer oldukça da klişe. Bilhassa 2. sezon klişeye daha da yaslandılar ve gittikçe de artacağa benziyor. Ama çok eğlenceli. Komik, bazı zaman zeki, duygusal ve şarkılarla dolu.




13 Şubat 2011 Pazar

Ayrımcılık Üzerine (Gentlemen's Agreement)

Ne yazık ki artık klasik filmlere gerektiği önemi veremiyorum. Üniversitedeyken yeni film izlediğim kadar da eski yapımları seyrederdim. Artık çok az canım ister oldu.

Neyse ki bugün evden çıkmadım. İzlediğim 2 yeni filmin ardından bir de klasik izleyeyim, dedim ve Gentlemen's Agreement'ı izlemeye başladım. Film Elia Kazan tarafından çekilmiş bir stüdyo filmi. Baş rolde de eskilerden en sevdiğim oyuncu olan (bunda Killing the Mockingbird'ün etkisi muhakkak vardır) Gregory Peck vardı. Ama açık söylemek gerekirse, film hakkında 1948'de En İyi Film Oscar'ını alması dışında bir şey bilmiyordum.

Film, ünlü bir makale yazarının New York'a oğlu ve annesiyle taşınmasıyla başlıyor. Karısı bir süre önce ölmüş. Yeni bir hayata başlamak istiyor. Yeni dergisinin editörü, ondan farklı bir konu hakkında çalışmasını istiyor: Anti-semitizm hakkında bir yazı dizisi. Yazarımız önce yazacak bir şey bulamıyor, nereden başlayacağını bilemiyor. Sonra aklına bir fikir geliyor: Yeni geldiği bu şehirde kendini herkese Yahudi olarak tanıştırıyor. Böylece bir süreliğini de olsa onların bakış açısına sahip olmayı başarıyor ve yazısını bu açıdan kaleme alıyor.

Yaşadığı olayları filmi seyrederseniz kendiniz izlerseniz ama çok çarpıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Film, çok kaliteli olmasının yanında (senaryosu bence harika) konusunun çarpıcılığı dışında onu klasik olmaya itecek fazla bir özelliği yok. Ama konusunu öyle bir seçmiş ki, iyi yazılmış bir senaryoyla ve Kazan gibi usta bir yönetmenin elinde, 2 saat gözlerinizi ayırmadan izliyorsunuz, 2011 yılında olmamıza rağmen. İşte bir filmi, klasik yapan ilk özellik budur.

Filmi izlerken çeşitli şeyler düşündüm. Filmin konuya bakış açısının gayet çarpıcı olması da bu düşüncelerimi arttırdı. Film diyor ki:

"Evet, anti-semitizme lehte olan veya olmayan birçok insan var. Ama esas sorun onlar gibi gözükse de bir de aradakiler var. Yani aslında aleyhte gözüküp, lehte olanların yanında susanlar veya lehte gibi davrananlar. Bu insanlar da aslında aleyhtedir."

Olaya bu açıdan bakabilmek gerçekten çok farklı oldu, kendi adıma. Hele günümüzdeki ikiyüzlü dünyanın içinde olaylara bu açıdan bakmak çok yararlı olur. Ben burada 'Anti-semitizm' konusuna girmeyeceğim. Bu konu beni fazlasıyla aşar. Ben olaya daha genel, daha bildiğimiz konulardan bakmaya çalışacağım.

Şimdi olaydaki 'Anti-semitizm' sıfatını atalım. Sonuçta filmdeki yazarın ilgilendiği konu ayrımcılığın bir türü. Başka türler için de kafa yoralım.

İlk olarak 'engelli olma' aklıma geldi. Bir engelli olarak hayatım boyunca yaşadığım bir ayrımcılık söz konusu, her gün de yaşamaya devam ediyorum, her alanda da karşıma çıkıyor. Bilhassa Türkiye'de engelli bilinci yerleşmediğinden bir sürü sorun yaşıyorsunuz. Eğitimsiz insanların yaptığı uygulamalara bir süre sonra alışsanız da esas canınızı yakan bu bilinci bir şekilde bilen insanların bilerek veya bilmeden bu ayrımı yapması. Mesela bir öğretmeninizin size karşı negatif yaklaşımı (böyle bir Almanca hocam vardı, anneme "Ben bu çocukla ne yapayım?" demiş, annem de şoke olmuş). Bir şekilde bu bilince sahip biri bile, ummadığınız yerde tam tersi bir kararda/harekette bulunabiliyor.

Yada daha popüler bir konu olsun: Kürt sorunu. Şu an Türkiye'de yaşayan herkesin olay hakkında eksik, yanlış veya çarpıltılmış bile olsa bir fikri var. Kürt karşıtı olanlar var. Çevremden de gayet biliyorum. Ama bunun yanında ister politik anlamda ister popülist manada isterse can-ı gönülden Kürt-Türk kardeşliğini savunan, ona hak veren ve bunu çeşitli platformlarda söyleyen insanlar var. Acaba bunlardan kaç kişinin bir Kürt arkadaşı var veya kaçı böyle bir arkadaşa sahip olmak ister (yada denk gelse kaçmaz diyelim), kaç kişi olay ciddiye binince gerçekten bu ayrımcılığın karşısında yer alır? Bunlar ciddi sorular. Çoğu insan da bu ikiyüzlü yaklaşımın farkında ama bir şekilde bu soruları cevaplamaktan kaçınıyorlar.

Ayrımcılığın türü ne olursa olsun; homofobi, kadın karşıtlığı, ırkçılık, dini ayrımcılık, mezhep farklılığı, vb.; bunların hepsi sonuçta aynıdır. Hepsi insanları kategorileştirmeye, sınıflara ayrılmaya, taraf tutmaya ve daha da basiti önyargıya sebebiyet verir. Ben bir insan olarak, herkese önce insan olarak yaklaşmak isterim. Taşıdığı sıfatlar (cinsiyet, yaş, dil, din, ırk, fiziksel özellik,vb.) beni alakadar etmemeli. Ama ne yazık ki ben de bazen çeşitli önyargılarla insanlara yaklaşıyorum. Herkes gibi ben de kendimi değiştirmeye çabalamalıyım, önyargılarımdan, at gözlüklerimden kurtarmalıyım. Önyargısız bir dünya kesinlikle daha mutlu bir dünya olacaktır.

6 Şubat 2011 Pazar

Aşk Tesadüfleri Sever

Aşk filmi takıntımı, beni tanıyanlar bilir. Ne kadar klişe de olsa izlerim. Mesela bazıları vardır, buram buram klişedir ama güzel bir ritim ve damar yakalarsa sıkmadan hatta keyifle kendini izletir. Mesela Notting Hill, benim için çok önemlidir, klişe olsa da.

Issız Adam'la birlikte batılı manada aşk filmleri modası bizde de başladı. Artık her sezon birkaç yapım mutlaka görüyoruz. Bunlardan birkaçını izlemeye çalışıyorum. Hem iyi bir film çıkar ümidimden hem de Türk Sineması'nın desteklenmesi gerekliğinden. (İyi bir Türk filmine mutlaka para vermeyi kendime borç edindim, ya sinemada ya orijinal DVD'si ile)

Bu filmimiz de o kotadan radarıma girdi. Parayı verip izledim. Sonuca geçmeden bir yönetmene bakalım isterseniz:

Ömer Faruk Sorak, başarılı bir klip yönetmenidir. Vizontele, GORA ve Yahşi Batı ile star odaklı filmler çekmiş ve kendinden bir şey katmamıştır. İlk defa Sınav ile kendi istediğini yapmış, klişe de olsa eli yüzü düzgün bir gişe filmi yapmıştı. (Filmden bir tek harika soundtrack albümü kaldı!)

O yüzden filmin oldukça klişe olacağını baştan biliyordum. Haksız da çıkmadım. Film, baştan sona klişe. Ama filmin arızası bu değil. Bunu başarıyla yönetse, gayet güzel bir film yapılabilirdi mesela.

Ama film, rengini seyirciyle ısrarla belli etmek için can attığı için kendini zedeliyor. O kadar abartılı sahneler var ki...

Ama yine de hoş görülebilir. Fazla pişmiş bir yemeğe benzeyen bu haliyle kalsa 'keyifli bir film' yorumunda bulunabilirdim. Çünkü gerçekten seyircisini sıkmıyor, temposunu da koruyor, amacını da hiç kaybetmiyor.

Ne yazık ki son 10 dakikaya bu duyguyla giren bendeniz, o son 10 dakika yüzünden filme kötü diyorum artık. Daha da ilginci ne biliyor musunuz? Filmi, layığıyla bitirmek gayet kolayken, işi zora sokup batıran yönetmenin ve senaristin ta kendisi.

Filmin müzik albümü çok iyi. Alıp dinleyin, pişman olmazsınız.

Biutiful

Bir film düşünün, yönetmeni Inarritu, başrol oyuncusu da Javier Bardem. Bu iki bilgi bile filmi izlemenize yeter!

Ben de merak edip filme gittim. Gayet güzel pesimist bir hayat filmi. Diğer manasıyla, hayatın tüm karamsarlığını tüm çarpıklığıyla anlatan ve anlatırken de sinemayı başarıyla kullanan bir film. Eğer gerçek bir film izlemek cidden hoşunuza gidiyorsa, sinemadan hoşnutsuz ayrılmanız olası değil. Ama diğer türlü, "Ben oyuncuya bakarım.", "Hafif aksiyon da olsun." yada "Kardeşim, cuma akşamı da böyle film izlenir mi?" (Bu cümleyi şahsen duydum) diyen gruptaysanız hiç bulaşmayın.

Sadece ana detaylara gireceğim: Filmin en önemli olayı Bardem, Inarritu'nun bile önünde (ki bu, filmi zedeliyor denebilir). Bardem son yılların en iyi performanslarından birini veriyor. Sırf onu izlemek için bile bu film izlenir. Olağanüstü bir performans, Colin Firth ile James Franco yanına bile yaklaşamaz bunun.

Bir de yönetmeni var filmin, Inarritu. Bence gayet güzel çekmiş, Ameros Perros'u yakalayamasa da. Ama mesela iki sahnesi var filmin, özgünlük arayanlar defalarca izleyebilir. İlki Barcelona sokaklarındaki kovalamaca, ikincisi de disco sahnesi. Ben ikinci sahneyi ağzım açık izledim. Hele sahnenin bitiminde Bardem'in, bardaki kadınlardan biriyle bir diyoloğu var ki sinema tarihine geçebilir.