“Tryin’ to draw the line between who you are
And who you invent /
Çizgiyi çekmeye çalışıyorum, olduğum kişi
İle olmak istediğim arasında”
Her şey bu iki satırla başladı. Hani nicedir itiraf etmek isteyip de istemediğiniz anlar olur ya, işte bu 2 satır o mana oldu şahsım adına. Nicedir ifade edemediğim öze ulaştırdı beni. Sakın bu mısraların ait olduğu eserin, çok edebi bir şiir olduğunu zannetmeyin. Şiir bile değil çünkü! Şarkı sözü! Leonard Cohen’in oğlu Adam Cohen tarafından icra edilen; sözleri de Adam Cohen ile Tonio K’ye ait olan ‘Cry Ophelia’ şarkısının iki mısrası!
Ben şarkıyı ilk defa 1 yıl önce filan dinledim, ‘Songs from Dawson’s Creek’ albümünün 2. CD’sinde bulunuyor parça. Ritmik bir yapıya sahip. İlk başlarda da bundan olacak derinine inemedim, kelimeleri özümseyemedim. Yazındı galiba, kafama çakıldı sözler. Olmak istediğinin ile kim olduğunun arasında çizgiyi çekmek! Çok koydu bana. İşte tam olarak bunu istiyordum. Kim olduğumun bilincine varabilmek, ona göre hareket etmek, hayatını ona göre hareket etmek.
İkiyüzlülükten nefret ederim. Yanlış anlaşılmakla beraber şu hayatta en nefret ettiğim iki olgudan biridir. Ve sık sık insanlığın ikiyüzlülüğünden, kapitalizmin bunu nasıl körüklediğinden yakınırım. İnsanların nasıl maske taktıklarını ve bunun ne kadar şerefsiz bir şey olduğunu anlatırım insanlara. Oysa ki insan ilk önce kendi evinin önünü temizlemelidir ki başkasınınkini temizlemeye hakkı olsun, ya da en azından laf söylemeye hakkı olsun. Bu iki mısrayla anladım ki ben de ikiyüzlüyüm. Çünkü kendi taktığım maskeyle kendimi görmek istemiyorum.
Bunu anladığım anda çöktüm. Çok ağır bir itiraf çünkü. Kendinden nefret ettiğini kendine itiraf edebilmek çok büyük bir darbe. Bu aralarda beni gerçekten tanıyan tüm arkadaşlarım fiziksel olarak da bu çöküşü gördüler. Sonra ne yaptım? Psikolojik destek almaya başladım. Çünkü kendi içime kapanarak bunu çözemeyeceğim çok barizdi. 24 yıldır her ortaya çıkışında üstünü kapıyordum, ısrarla.
Aradan geçen onca ayda ne değişti diyebilirsiniz. Bunu itiraf edebilmeyi öğrendim. Çat diye itiraf edildiğini düşünmeyin. Psikologuma açılmam 5 ayı buldu! Bu yazıyı yazabilmem daha uzun! Ben sonunda bunun ciddiyetini kavradım ve şunu da anladım: Ben kendimi sevmeden başkasını sevemeyeceğim. Buradaki kastım gerçek sevgidir, başka anlamlar yüklenmesin. Hayat ne kadar izin verir bilemiyorum ama bu sorunu çözmeden de aşık olmak istemiyorum. Bunu bile kabullenmem birkaç ayımı aldı.
Bu sorun ne zaman çözülür, inanın en ufak fikrim yok. 1-2 aylık bir problem değil çünkü. Hayatımı tamamen etkileyen bir yara birkaç ay da iyileşemez. Belki 2 yıl, belki 5, belki 10! Hazırım ben, yeter ki çözeyim.
Şimdi de bunu neden buraya yazdığıma geleyim. Bu, sadece benim sorunum değil çünkü. Çoğunuz da var ama itiraf edemiyorsunuz. Herkesin bir hayali var, bir de olduğu kişilik. Devamlı birini sevmek isteyen biri onu bulamayınca hayale uğruyor. Müzisyen olmak isteyen biri mühendis olunca hayata küsüyor. Oysa ki bir de hayatın gerçekleri var. Konumun, içinde bulunduğun ortam, kültürün var. Kim olduğunu bilemezsen ölene dek hayal kırıklığına uğrarsın. Ama bir sefer kim olduğunu anlarsan ve ona göre hamleler yaparsan aşamayacağın engel kalmaz. Yeter ki kendinle barış.
NOT: Bu blogu çok az kişinin okuduğunun farkındayım ama bir kişi bile ne demek istediğimi kavrasa bana yeter.
Bana göre 'entel' kelimesi her şeyi bildiğini zannedip aslında hiçbir şey bilmeyen kişiyi ifade eder ve böyle biri olsa olsa sayıklayacağından; bu site de bir entelin sayıklamalarından oluşur. Entel benim, yazılar da yazıldığı anda aklıma gelen uçuk kopuk ifade biçimleri. Yine de okursanız memnun olurum.
2 Mayıs 2009 Cumartesi
29 Nisan 2009 Çarşamba
Önyargı!
Şu sıralar önyargı konusuna takmış durumdayım. Nedir önyargı? Kırılmalı mı, kırılmamalı mı? Yararlı mı zararlı mı? Valla işin içinden çıkamıyorum. Farklı bakış açıları daha da farklı sorunlar getiriyor. Giderek bir paradoks haline dönüşüyor kısaca ve bunun da iyi mi kötü mü olduğunu kestiremiyorum.
İşin kökeninde subjektiflik var bir kere. Yani objeye göre değil, kişinin kendisine göre karar verme güdüsü. Mesela önünüzde bir olay oldu. Bu olayı da bir şekilde yorumlamanız istendi. Şimdi bu olayı kendi bilgi ve birikimlerinize göre mi yorumlarsınız, yoksa olayın kendi içi dinamiğine ve etkenlerine göre mi? Aslında sorulması gereken asıl soru şu olmalı: Getirdiğiniz yorum ne kadar nesnel olacak? Çünkü elbet yeni doğmuş bir bebek kadar objektif olamayacaksınız. Eğitiminize, kültürünüze, memleketinize göre oldukça değişecek yorumunuz. Boşuna dememişler "Değer yargıları zamana, mekana ve kültüre göre değişir." diye!
Önyargı da bundan ibaret aslında. Ancak sıfır saniyelik bir bebek önyargısız olabilir. Çünkü daha 1. saniyede annesini görecek ve ona karşı konulamaz bir sevgi besleyecektir. 2. saniyede de ağlamaya başlayacak ve acının kötü bir olgu olduğunu yorumlayacaktır. Yani daha 2 saniyelik bir bebekte bile önyargı oluşmuştur. İşte burdan yola çıkarsak, kişinin karşılaştığı olaylar, yaşanmışlıklar, okuduğu kitap ve dersler, hatta izlediği filmler bile birer önyargıya dönüşecektir.
Şimdi gelelim, konunun 2. aşamasına: Bu edinilen önyargılar yararlı mı, değil mi? Aslında sorunun cinliği kelime oyununda. 'Önyargı' kelimesinin yerine 'ders' yada 'deneyim' koyun, sorunun cevabı mutlak bir 'evet'e dönüşecektir. Kastettiğim olgu, daha 'önyargı' kelimesine bile önyargılı yaklaştığımız. Ona negatif bir mana yüklemişiz çünkü bize öyle öğretilmiş.
Bir kısmınız kesin "Eee, ne var bunda canım? Negatif işte!" demiştir. Haklısınız ama iş 'önyargıyı kırma' olgusuna gelince faka basıyorsunuz. Çünkü insanoğlu 'hangi önyargının kırılması' gerektiği sorusunun cevabına yanıt veremiyor yada veriyor ama işine gelecek şekilde.
Bir örnek daha: Önünüzdeki tabağa hiç yemediğiniz bir ot kondu, yediniz ve zehirlendiniz. 1 yıl sonra aynı ot yine tabağınıza kondu. Ne yaparsınız?
1. şık yememek tabii, önyargılısınız ve zehirlenmek istemiyorsunuz. Ama ya 1 yıl önceki sorun otta değil yağındaysa ve bu seferkinin yağı farklı olduğundan zehirli değilse! Şimdi bu kırılması gereken bir önyargı değil mi?
Bunun gibi sürüyle örnek verebiliriz, gerek basit gerek karmaşık. Basitlerde sorun yok da, karmaşıklaşınca örnekler işler paradoksa kaçıyor. Örnek mi?
İş veren olsanız bir Kürt'e iş verir misiniz? Nefret ettiğiniz bir şarkıcının, İsmail YK diyelim, yeni albümünü sonuna kadar dinleyebilir misiniz? Geçmişte sizi binlerce kez arkadan vurmuş bir millete (Ermeniler!) dost diyebilir misiniz? Kazıklandığınız bir dükkandan bir daha alışveriş yapar mısınız? Tipine gıcık olduğunuz biriyle konuşur musunuz?
Sorular uzar gider! Hepsinin bambaşka cevapları var ama hangisi daha nesnel yada kime göre nesnel? Paradoksa uzanan sorulardır bunlar, hiçbir zaman çözemeyeceğimiz. Bazen tartışılıp çözüme yaklaşılır, bazen de inadına körüklenir. Belki de ben bu konuya çok önyargılıyım. Ne bileyim?
İşin kökeninde subjektiflik var bir kere. Yani objeye göre değil, kişinin kendisine göre karar verme güdüsü. Mesela önünüzde bir olay oldu. Bu olayı da bir şekilde yorumlamanız istendi. Şimdi bu olayı kendi bilgi ve birikimlerinize göre mi yorumlarsınız, yoksa olayın kendi içi dinamiğine ve etkenlerine göre mi? Aslında sorulması gereken asıl soru şu olmalı: Getirdiğiniz yorum ne kadar nesnel olacak? Çünkü elbet yeni doğmuş bir bebek kadar objektif olamayacaksınız. Eğitiminize, kültürünüze, memleketinize göre oldukça değişecek yorumunuz. Boşuna dememişler "Değer yargıları zamana, mekana ve kültüre göre değişir." diye!
Önyargı da bundan ibaret aslında. Ancak sıfır saniyelik bir bebek önyargısız olabilir. Çünkü daha 1. saniyede annesini görecek ve ona karşı konulamaz bir sevgi besleyecektir. 2. saniyede de ağlamaya başlayacak ve acının kötü bir olgu olduğunu yorumlayacaktır. Yani daha 2 saniyelik bir bebekte bile önyargı oluşmuştur. İşte burdan yola çıkarsak, kişinin karşılaştığı olaylar, yaşanmışlıklar, okuduğu kitap ve dersler, hatta izlediği filmler bile birer önyargıya dönüşecektir.
Şimdi gelelim, konunun 2. aşamasına: Bu edinilen önyargılar yararlı mı, değil mi? Aslında sorunun cinliği kelime oyununda. 'Önyargı' kelimesinin yerine 'ders' yada 'deneyim' koyun, sorunun cevabı mutlak bir 'evet'e dönüşecektir. Kastettiğim olgu, daha 'önyargı' kelimesine bile önyargılı yaklaştığımız. Ona negatif bir mana yüklemişiz çünkü bize öyle öğretilmiş.
Bir kısmınız kesin "Eee, ne var bunda canım? Negatif işte!" demiştir. Haklısınız ama iş 'önyargıyı kırma' olgusuna gelince faka basıyorsunuz. Çünkü insanoğlu 'hangi önyargının kırılması' gerektiği sorusunun cevabına yanıt veremiyor yada veriyor ama işine gelecek şekilde.
Bir örnek daha: Önünüzdeki tabağa hiç yemediğiniz bir ot kondu, yediniz ve zehirlendiniz. 1 yıl sonra aynı ot yine tabağınıza kondu. Ne yaparsınız?
1. şık yememek tabii, önyargılısınız ve zehirlenmek istemiyorsunuz. Ama ya 1 yıl önceki sorun otta değil yağındaysa ve bu seferkinin yağı farklı olduğundan zehirli değilse! Şimdi bu kırılması gereken bir önyargı değil mi?
Bunun gibi sürüyle örnek verebiliriz, gerek basit gerek karmaşık. Basitlerde sorun yok da, karmaşıklaşınca örnekler işler paradoksa kaçıyor. Örnek mi?
İş veren olsanız bir Kürt'e iş verir misiniz? Nefret ettiğiniz bir şarkıcının, İsmail YK diyelim, yeni albümünü sonuna kadar dinleyebilir misiniz? Geçmişte sizi binlerce kez arkadan vurmuş bir millete (Ermeniler!) dost diyebilir misiniz? Kazıklandığınız bir dükkandan bir daha alışveriş yapar mısınız? Tipine gıcık olduğunuz biriyle konuşur musunuz?
Sorular uzar gider! Hepsinin bambaşka cevapları var ama hangisi daha nesnel yada kime göre nesnel? Paradoksa uzanan sorulardır bunlar, hiçbir zaman çözemeyeceğimiz. Bazen tartışılıp çözüme yaklaşılır, bazen de inadına körüklenir. Belki de ben bu konuya çok önyargılıyım. Ne bileyim?
14 Nisan 2009 Salı
Veeeeeeeeeeeeee Action
Son 2 haftada daha taptaze olan 4 tane aksiyon filmi izledim. Bilerek izlediğim bir sıra değildi, öyle denk geldi. Ama ilginç tarafı, yeni nesil aksiyonların nasıl olup olmaması gerektiğinin bir şemasını oluşturmasıydı. O yüzden kronolojik (izlediğim) sırada değil, belirli bir yapı içinde filmlere bakmaya çalışacağım.
İlk filmimizin adı The Spirit. Film, ünlü bir çizgi-roman uyarlaması, üstelik uyarlayan da Frank Miller. Evet, Miller sağlam çizgi-roman çizerlerinden biridir ama bu sefer Will Eisner'ın eserini uyarlıyor. Filmden beklentiler büyük, bunun da 2 nedeni var. İlki Miller'ın kendi eseri olan ve Robert Rodriguez ile beraber yönettiği Sin City. Malumunuz film, çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmişti. İkincisi ise Miller'ın sadece 'çizen' ünvanıyla yetindiği 300 ki o da belli bir heyecana sebebiyet vermişti (Filmin harika bir DVDsi çıkmış, hayranlarına duyurulur). Şimdi siz böyle bir adamdan alalade bir film bekleyemezsiniz lakin The Spirit pespayenin önde gideni. Ne bir heyecan, ne bir aksiyon hareketi, ne bir nükteli monolog. Sıfır artı sıfır, elde kalmış sıfır. Filmde Eva Mendes ile Scarlett Johansson ablalarım var bir de ama Mendes'in 5 saniyelik nüryan görüntüsü dışında bir artı da yok. Demek ki neymiş, color correction ile film çekilmiyormuş!
İkinci filmimiz The International. Bu filmin fragmanını izlediğimde, "İşte!" dedim, "Adam gibi bir aksiyon." Clive Owen ile Naomi Watts başrolde, Tom Tykwer yönetmen, konu muhalif, İstanbul sahneleri var ve Haluk Bilginer oynuyor. Ama fragman küçük bir parça ne yazık ki. İş filme gelince dağılıyor. Bir kere, konu gerilimden ve inandırıcılıktan çok uzak ki bir aksiyon filminin ana öğeleri bunlar. Çok rahat izlenen ve klişelerle örülmüş bir seyir deneyimi yaşıyorsunuz. Ayrıca tüm film boyunca bekledikten sonra olaylar İstanbul'a gelince iş iyice klişeye bağlanıyor. Sadece Ayasofya ve Yerebatan'dan oluşan bir İstanbul görüyoruz ki Bond buraları 40 yıl evvel ziyaret etmişti zaten. Yani Hollywood'un gözünde Türkiye etiketi çok bariz. İşin en üzücü yanı da 10 yıl önce Lola Rennt ile aksiyon sinemasına yepyeni bir stil getiren Tom Tykwer'in bunu çekmiş olması. (Owen harici oyuncu yok zaten filmde, hepsi figüran)
Başka bir çizgi roman uyarlaması daha çıktı karşıma. Watchmen 8. sanatın ustalarından Alan Moore alegorisi yine. Bir grup süper kahramanın hikayesini kara film tadında izliyoruz. Söz konusu kahramanlar her şeyden bıkmış, görevlerinden ihraç edilmiş, eski günlerin özleminde dolanıyorlar etrafta. Bir tek mavi dev Dr. Manhattan devlette çalışmaya devam ediyor. Yıllar 80'leri işaret ederken Nixon hala başkan. Anarşi (akla V For Vandetta geliyor) ve çürümüşlük diz boyu. Hal böyleyken eski kahramanlardan Comedian öldürülüyor. Eski partneri Rorscharch olayı araştırmaya başlıyor ve kah şimdiki zamanda kah 40'larda kah 60'larda film akıyor. Temposu oldukça yavaş, süresi 3 saate yakın süren film sizi kimi zaman sıksa da elindeki ışıldayan öykü sizi perdeye çekiyor. Ayrıca çok yerinde bir görüntü çalışmasıyla izlenebilirliğini katbekat arttırıyor. 40'lardaki 'Film Noir'in altın çağına yapılan saygı hareketleri hayranlık uyandırıyor. Ama yine de Zack Snyder'in yerinde daha sağlam bir yönetmen olsa ne olurdu tahmin edemiyor insan, ben kafayı çizerdim herhalde. Moore ustanın anlattığı şeyler o kadar bol ve karmaşık ki bundan bir Hollywood aksiyonu çıkarmak deli işi. Önümüzdeki film de ne bir aksiyon filmi ne de kara film. Arada kalmış bir ucube!
Gelelim Alex Proyas'ın son eserine. Proyas çok nadir film çeken, ama çekti mi sağlam çeken bir görsel efekt ustasıdır. Dark City ve I, Robot bunu çok iyi kanıtlar. Vesselam Knowing bu bakımdan ilgimizi çekiyor ve yanılmıyoruz. Sizi diken üstünde tutan bir aksiyon filmi izliyorsunuz ki ben nicedir bunu yaşayamamıştım. Uçak ve metro sahnesi sizi sizden alcak kadar adrenalin bombası sahneler. Ayrıca finalde Proyas amcam bir de yakışıklı insanlık portresi çekiyor ki sormayın gitsin. Filmin dayandığı teoriler ve onları işleme becerisi de cabası oluyor. Ama filmin eksileri de göze batıyor. İlki Nicolas Cage olmak üzere filmin önemini çakamamış oyuncu kadrosu. Hepsi de son derece ruhsuz oynuyorlar ki! Ayrıca gereksiz İncil göndermeleri ve çok klişe bir müzik kulak tırmalıyor. Ama o finali defalarca izleyebilirim ben, üzerine de harika felsefe yapılır valla.
Oyuncular: Gabriel Macht, Eva Mendes, Jamie King, Samuel L. Jackson, Scarlett Johansson, Sarah Poulson, Louis Lombardi - Görüntü Yönetmeni: Bill Pope - Müzik: David Newman - Senaryo: Frank Miller (Will Eisner'i çizgi serisinden) - Yönetmen: Frank Miller - *1/2
Oyuncular: Clive Owen, Naomi Watts, Armin Mueller-Stahl, Ulrich Thomsen, Haluk Bilginer, Brian F. O'Byrne, Michel Voletti - Görüntü Yönetmeni: Frank Griebe - Müzik: Reinhold Heil, Johnny Klimek, Tom Tykwer - Senaryo: Eric Singer - Yönetmen: Tom Tykwer - **1/2
Oyuncular: Jackie Earle Haley, Jeffrey Dean Morgan, Patrick Wilson, Malin Akerman, Billy Crudup, Matthew Goode, Carla Gugino, Matt Frewer, Stephen McHattie - Görüntü Yönetmeni: Larry Wong - Müzik: Tyler Bates - Senaryo: David Hayter, Alex Tse (Alan Moore ile Dave Gibbons'un çizgi kitabından) - Yönetmen: Zack Snyder - ***
Oyuncular. Nicolas Cage, Chandler Canterbury, Rose Byrne, D.G. Maloney, Lara Robinson, Nadia Townsend - Görüntü Yönetmeni: Sşmon Duggan - Müzik: Marco Beltrami - Senaryo: Ryan Douglas Pearson, Juliet Snowden, Stiles White (Ryan Douglas Pearson'ın öyküsünden) - Yönetmen: Alex Proyas - ***1/2
İlk filmimizin adı The Spirit. Film, ünlü bir çizgi-roman uyarlaması, üstelik uyarlayan da Frank Miller. Evet, Miller sağlam çizgi-roman çizerlerinden biridir ama bu sefer Will Eisner'ın eserini uyarlıyor. Filmden beklentiler büyük, bunun da 2 nedeni var. İlki Miller'ın kendi eseri olan ve Robert Rodriguez ile beraber yönettiği Sin City. Malumunuz film, çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmişti. İkincisi ise Miller'ın sadece 'çizen' ünvanıyla yetindiği 300 ki o da belli bir heyecana sebebiyet vermişti (Filmin harika bir DVDsi çıkmış, hayranlarına duyurulur). Şimdi siz böyle bir adamdan alalade bir film bekleyemezsiniz lakin The Spirit pespayenin önde gideni. Ne bir heyecan, ne bir aksiyon hareketi, ne bir nükteli monolog. Sıfır artı sıfır, elde kalmış sıfır. Filmde Eva Mendes ile Scarlett Johansson ablalarım var bir de ama Mendes'in 5 saniyelik nüryan görüntüsü dışında bir artı da yok. Demek ki neymiş, color correction ile film çekilmiyormuş!
İkinci filmimiz The International. Bu filmin fragmanını izlediğimde, "İşte!" dedim, "Adam gibi bir aksiyon." Clive Owen ile Naomi Watts başrolde, Tom Tykwer yönetmen, konu muhalif, İstanbul sahneleri var ve Haluk Bilginer oynuyor. Ama fragman küçük bir parça ne yazık ki. İş filme gelince dağılıyor. Bir kere, konu gerilimden ve inandırıcılıktan çok uzak ki bir aksiyon filminin ana öğeleri bunlar. Çok rahat izlenen ve klişelerle örülmüş bir seyir deneyimi yaşıyorsunuz. Ayrıca tüm film boyunca bekledikten sonra olaylar İstanbul'a gelince iş iyice klişeye bağlanıyor. Sadece Ayasofya ve Yerebatan'dan oluşan bir İstanbul görüyoruz ki Bond buraları 40 yıl evvel ziyaret etmişti zaten. Yani Hollywood'un gözünde Türkiye etiketi çok bariz. İşin en üzücü yanı da 10 yıl önce Lola Rennt ile aksiyon sinemasına yepyeni bir stil getiren Tom Tykwer'in bunu çekmiş olması. (Owen harici oyuncu yok zaten filmde, hepsi figüran)
Başka bir çizgi roman uyarlaması daha çıktı karşıma. Watchmen 8. sanatın ustalarından Alan Moore alegorisi yine. Bir grup süper kahramanın hikayesini kara film tadında izliyoruz. Söz konusu kahramanlar her şeyden bıkmış, görevlerinden ihraç edilmiş, eski günlerin özleminde dolanıyorlar etrafta. Bir tek mavi dev Dr. Manhattan devlette çalışmaya devam ediyor. Yıllar 80'leri işaret ederken Nixon hala başkan. Anarşi (akla V For Vandetta geliyor) ve çürümüşlük diz boyu. Hal böyleyken eski kahramanlardan Comedian öldürülüyor. Eski partneri Rorscharch olayı araştırmaya başlıyor ve kah şimdiki zamanda kah 40'larda kah 60'larda film akıyor. Temposu oldukça yavaş, süresi 3 saate yakın süren film sizi kimi zaman sıksa da elindeki ışıldayan öykü sizi perdeye çekiyor. Ayrıca çok yerinde bir görüntü çalışmasıyla izlenebilirliğini katbekat arttırıyor. 40'lardaki 'Film Noir'in altın çağına yapılan saygı hareketleri hayranlık uyandırıyor. Ama yine de Zack Snyder'in yerinde daha sağlam bir yönetmen olsa ne olurdu tahmin edemiyor insan, ben kafayı çizerdim herhalde. Moore ustanın anlattığı şeyler o kadar bol ve karmaşık ki bundan bir Hollywood aksiyonu çıkarmak deli işi. Önümüzdeki film de ne bir aksiyon filmi ne de kara film. Arada kalmış bir ucube!
Gelelim Alex Proyas'ın son eserine. Proyas çok nadir film çeken, ama çekti mi sağlam çeken bir görsel efekt ustasıdır. Dark City ve I, Robot bunu çok iyi kanıtlar. Vesselam Knowing bu bakımdan ilgimizi çekiyor ve yanılmıyoruz. Sizi diken üstünde tutan bir aksiyon filmi izliyorsunuz ki ben nicedir bunu yaşayamamıştım. Uçak ve metro sahnesi sizi sizden alcak kadar adrenalin bombası sahneler. Ayrıca finalde Proyas amcam bir de yakışıklı insanlık portresi çekiyor ki sormayın gitsin. Filmin dayandığı teoriler ve onları işleme becerisi de cabası oluyor. Ama filmin eksileri de göze batıyor. İlki Nicolas Cage olmak üzere filmin önemini çakamamış oyuncu kadrosu. Hepsi de son derece ruhsuz oynuyorlar ki! Ayrıca gereksiz İncil göndermeleri ve çok klişe bir müzik kulak tırmalıyor. Ama o finali defalarca izleyebilirim ben, üzerine de harika felsefe yapılır valla.
Oyuncular: Gabriel Macht, Eva Mendes, Jamie King, Samuel L. Jackson, Scarlett Johansson, Sarah Poulson, Louis Lombardi - Görüntü Yönetmeni: Bill Pope - Müzik: David Newman - Senaryo: Frank Miller (Will Eisner'i çizgi serisinden) - Yönetmen: Frank Miller - *1/2
Oyuncular: Clive Owen, Naomi Watts, Armin Mueller-Stahl, Ulrich Thomsen, Haluk Bilginer, Brian F. O'Byrne, Michel Voletti - Görüntü Yönetmeni: Frank Griebe - Müzik: Reinhold Heil, Johnny Klimek, Tom Tykwer - Senaryo: Eric Singer - Yönetmen: Tom Tykwer - **1/2
Oyuncular: Jackie Earle Haley, Jeffrey Dean Morgan, Patrick Wilson, Malin Akerman, Billy Crudup, Matthew Goode, Carla Gugino, Matt Frewer, Stephen McHattie - Görüntü Yönetmeni: Larry Wong - Müzik: Tyler Bates - Senaryo: David Hayter, Alex Tse (Alan Moore ile Dave Gibbons'un çizgi kitabından) - Yönetmen: Zack Snyder - ***
Oyuncular. Nicolas Cage, Chandler Canterbury, Rose Byrne, D.G. Maloney, Lara Robinson, Nadia Townsend - Görüntü Yönetmeni: Sşmon Duggan - Müzik: Marco Beltrami - Senaryo: Ryan Douglas Pearson, Juliet Snowden, Stiles White (Ryan Douglas Pearson'ın öyküsünden) - Yönetmen: Alex Proyas - ***1/2
9 Nisan 2009 Perşembe
Issız Adam'a Uzaktan Bakış
Kasımda yazdığım yazıda Issız Adam'ı son yılların en iyi filmi diye nitelemiştim. Aradan 5 ay geçti ve film üzerinde daha çok kafa yordum. Bilhassa DVDsini bir daha izlediğimde kafamdaki yorum daha da netleşti.
Bir kere ilk yorumumun fevkalade abartılı olduğunu kabul etmem lazım. Issız Adam, 2008'in en iyi filmi olmaktan çok uzak. Vesikalı Yarim gibi bir film olduğunu sanmak da keza. Bir kere tamamen tür kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir film. Yani hiç bir anlamda yeni bir şey söylediği yok. Hatta sürüyle benzerini bulabilirsiniz, bilhassa Fransa'da. Hele bu Fransız olanlar sıklıkla çekildiğinden daha iyilerini bulabilsiniz. Ama...
Evet, bir 'ama' var burada da. Çünkü benzerleri sürüyle olsa da hala tüm dünyada çekilmesinin sebebi var: Farklı (hatta yepyeni) stillerde anlatabiliyorsunuz. Kalıplar aynı kalsa da içine döküleni hafif farklılaştırmak yetiyor bu türde. Bunu da en çok yapan Yeşilçam sektörüdür zaten. Burada da Çağan Irmak yurtdışındaki çoğu örneğini Türkçeleştirerek farklılaşıyor. Modern romantik film türünü ilk defa doğru şekilde Türkiye'ye uyguluyor Irmak ve bunun ekmeğini de yiyor tabii ki.
Demek istediğim o ki Irmak'ın yaptığı esas hamle, High Fidelity, Notting Hill gibi popüler ama aynı zamanda bir şekilde farklılaşan romantik filmlerin ilk Türk versiyonunu gerçekleştirmesi ve bunu layığıyla yapması. Öbür türlü Irmak'ın bu filmle başyapıt yaratmak, ödülleri toplamak, vb. gibi ulvi amaçları yok. Bir mesaj verme kaygısı da yok (Onu Ulak'la yaptı, anlayan anladı.). Sade bir romantik film çekmek amacı. Bunu da türün kalıplarına uygun yapabilmek.
Bu türün başlangıcı, benim de aşık olduğum, When Harry Met Sally...'dir. Filmde, ilk başlarda birbirine zıt giden Harry ile Sally, önce arkadaş olurlar, sonra da aşık! Film ana cümlesi (tagline) de "Erkekle kadın arkadaş olamaz!"dır ve tüm film bu cümle üzerinden yürür. Bunu yaparken de enfes bir soundtrack filmi takip eder (Harry Connick Jr.'a saygılar), zeki diyaloglar havada uçuşur ve tüm hepsini yerinde performanslarla bağlar.
Issız Adam'a da baktığınızda tamamen bu kalıbı görürsünüz (tek eksiği zeki diyalogları), tıpkı When Harry Met Sally...'yi takip eden sürüyle film gibi. Issız Adam'ın ana cümlesi ise "Sen dizime yattın; ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün!" ve film bu cümleden hareketle 21. yüzyılda sıkışıp kalmış şehirli erkeğin analizini çıkartıyor. Hepsi bu! Kadını aşağılamıyor (Altın Bamya Ödülü'ne teessüfler!), maçolukla uğraşmıyor, seksi monotonlaştırmıyor! Dikkatli izleyenler bunların tersini yakalayacaktır.
Ama bir ilk olmasının eksilerini de yaşıyor Irmak! Ömründe aklı başında romantik film izlememiş, onu bırakın gerçek romantizm nedir, kavrayamamış insanlar da izliyor filmi. Filmdeki şarkıları sömürmekle suçlayanlar, intihalle itham edenler, her anını aşağılayan, vb. Sürüsüne bereketi çıkıyor, filmden rant kapmaya çalışıyor. İşte bu, Türk sinema sektörünün neden oluşamadığının da kanıtıdır bir bakıma.
Issız Adam belki bir başyapıt değil ama şimdiden Türk Sinema Tarihi'nde yerini aldı. Kültleşme yolunda da sağlam adımlar atıyor. Kim ne derse desin, Çağan Irmak hedefini tam on ikiden vurmuştur.
Bir kere ilk yorumumun fevkalade abartılı olduğunu kabul etmem lazım. Issız Adam, 2008'in en iyi filmi olmaktan çok uzak. Vesikalı Yarim gibi bir film olduğunu sanmak da keza. Bir kere tamamen tür kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir film. Yani hiç bir anlamda yeni bir şey söylediği yok. Hatta sürüyle benzerini bulabilirsiniz, bilhassa Fransa'da. Hele bu Fransız olanlar sıklıkla çekildiğinden daha iyilerini bulabilsiniz. Ama...
Evet, bir 'ama' var burada da. Çünkü benzerleri sürüyle olsa da hala tüm dünyada çekilmesinin sebebi var: Farklı (hatta yepyeni) stillerde anlatabiliyorsunuz. Kalıplar aynı kalsa da içine döküleni hafif farklılaştırmak yetiyor bu türde. Bunu da en çok yapan Yeşilçam sektörüdür zaten. Burada da Çağan Irmak yurtdışındaki çoğu örneğini Türkçeleştirerek farklılaşıyor. Modern romantik film türünü ilk defa doğru şekilde Türkiye'ye uyguluyor Irmak ve bunun ekmeğini de yiyor tabii ki.
Demek istediğim o ki Irmak'ın yaptığı esas hamle, High Fidelity, Notting Hill gibi popüler ama aynı zamanda bir şekilde farklılaşan romantik filmlerin ilk Türk versiyonunu gerçekleştirmesi ve bunu layığıyla yapması. Öbür türlü Irmak'ın bu filmle başyapıt yaratmak, ödülleri toplamak, vb. gibi ulvi amaçları yok. Bir mesaj verme kaygısı da yok (Onu Ulak'la yaptı, anlayan anladı.). Sade bir romantik film çekmek amacı. Bunu da türün kalıplarına uygun yapabilmek.
Bu türün başlangıcı, benim de aşık olduğum, When Harry Met Sally...'dir. Filmde, ilk başlarda birbirine zıt giden Harry ile Sally, önce arkadaş olurlar, sonra da aşık! Film ana cümlesi (tagline) de "Erkekle kadın arkadaş olamaz!"dır ve tüm film bu cümle üzerinden yürür. Bunu yaparken de enfes bir soundtrack filmi takip eder (Harry Connick Jr.'a saygılar), zeki diyaloglar havada uçuşur ve tüm hepsini yerinde performanslarla bağlar.
Issız Adam'a da baktığınızda tamamen bu kalıbı görürsünüz (tek eksiği zeki diyalogları), tıpkı When Harry Met Sally...'yi takip eden sürüyle film gibi. Issız Adam'ın ana cümlesi ise "Sen dizime yattın; ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün!" ve film bu cümleden hareketle 21. yüzyılda sıkışıp kalmış şehirli erkeğin analizini çıkartıyor. Hepsi bu! Kadını aşağılamıyor (Altın Bamya Ödülü'ne teessüfler!), maçolukla uğraşmıyor, seksi monotonlaştırmıyor! Dikkatli izleyenler bunların tersini yakalayacaktır.
Ama bir ilk olmasının eksilerini de yaşıyor Irmak! Ömründe aklı başında romantik film izlememiş, onu bırakın gerçek romantizm nedir, kavrayamamış insanlar da izliyor filmi. Filmdeki şarkıları sömürmekle suçlayanlar, intihalle itham edenler, her anını aşağılayan, vb. Sürüsüne bereketi çıkıyor, filmden rant kapmaya çalışıyor. İşte bu, Türk sinema sektörünün neden oluşamadığının da kanıtıdır bir bakıma.
Issız Adam belki bir başyapıt değil ama şimdiden Türk Sinema Tarihi'nde yerini aldı. Kültleşme yolunda da sağlam adımlar atıyor. Kim ne derse desin, Çağan Irmak hedefini tam on ikiden vurmuştur.
8 Nisan 2009 Çarşamba
Güneşi Gördüm (mü?)
Vittorio De Sica demiş ki “Bir Akdeniz ülkesi olarak İtalya’da melodramlar satar her zaman.” Her zaman dediğim üzere, Hrıstiyan olmalarının dışın İtalyanlarla Türklerin en ufak farkı yoktur. Bizim ülkede de melodramlar en çok gişeyi getirir. Bu, hep böyle olmuştur. Şu anda bile televizyonların reytingi ağlatma dakikasıyla ölçülüyor. Hatta Sina Koloğlu’nun bu konuda küçük bir istatistiği bile vardır.(1)
Mahsun Kırmızıgül de bu kanaldan giriyor. En çok satanın melodram olduğunu bildiği için onu çekiyor. Peki bu yanlış mı? Hayır, adam gibi çekersen başyapıt bile çıkarabilirsin. Çağan Irmak tam da bunu yapıyor mesela. Sade melodramlar çekiyor. Peki neden ona kimse saldırmıyor da olan Mahsun’a oluyor?
Mahsun ne yaptığının bilincinde değil de ondan. Ya da bilincinde de tribünlere oynuyor. İki türlü de Mahsun batıyor, her ne kadar halktan paye aldığını sansa da. Durum şu ki Mahsun kendini bu filmleri çekerek başyapıt çektiğini zannediyor. Bunun için ne yapıyor Hollywood sinemasının tüm trüklerini kullanıyor. Sonra da kendisinin otoritelerce kutsanmasını istiyor. Bunun için de türlü numaralar çeviriyor. İlk filminde Türkiye’de kayda değer bir tane ödül alamayınca Amerika’da parayla ödül satın aldı.(2)
Her şeyi unutup kendimizi yeni filmine yoğunlaştırsak da çare olmuyor. Çünkü Mahsun kutsanmaya o kadar aç ki aklına ne geliyorsa kullanıyor. Bir tane tartışmalı konu yetmez diyor, iki, üç, hatta dört olsun ki film konuşulsun. Ünlü köşe yazarları çareler üretsin sayfalarca. Ve bu hamle, en büyük hatasını tetikliyor, senaryo o kadar şişiyor ki ikinci yarıda dayanamayıp dağılıyor. Bilhassa bazı konulara yapılan gereksiz odaklanmalar filmin temposunu iyice düşüyor.
Hadi, ikinci filmidir, daha acemidir, umut vaat ediyor diyelim ve bu hatasını es geçelim. Değindiği konulara bakıyoruz, Mahsun’un sistemle bir derdi var. Bize sistemi eleştiriyor. Valla güzel, hele bir popüler filmde bu konulara değinilmesi takdire şayan. Lakin bir şeyler göz bozuyor. Derken beylik diyaloglar birbiri ardına patlatılınca işin rengi belli oluyor. Adamın derdi sistemi eleştirmek de değil! (Zaten Mahsun’un ‘Kardeşlik Türküsü’ haricinde bu yönünü onayan tek hareket ve cümlesini bulamazsınız geçmişte.) Adamın eleştirisi bile popülistlikten ötürü. Dikkatli de bakarsanız aslında değindiği hiçbir konuda gerçekleri anlattığını ve çözüm vaat eden saptamalarda bulunduğunu söyleyemeyiz. (3) Suyu sabuna dokunmaktan başka bir şey yapmıyor ve bu konuda da Holivuttaki ağabeylerini taklit ediyor. (4)
Bunların ötesinde Mahsun, vaat ettiği tek şeyi gerçekleştiriyor ve ağlatıyor. Çünkü müziği çok güzel kullanıyor. Alper Maral Hocam izlediyse (ki zannetmem) klişeden uyumuştur herhalde. (5) Mahsun yazdığı metne kendisi de güvenemediğinden ağlatmak için bol kemanlı müziği her kritik sahnede son ses açıyor.
Filmin en affedilir hatası ise figüranlarda bile ünlüleri oynatıp filmin (bence zaten olmayan) gerçekçilik duygusunu zedelemesi. Yılmaz Erdoğan da bu hatayı çok tekrar ediyor. Ümidimiz bu modadan süratle vazgeçilmesi.
Toparlarsak, filmin gerçek bir seyirlik olduğu bir gerçek. Lakin kendini üstün görme hevesi filmin tüm artılarını çöpe fırlatıyor. Edebiyle melodram çekse ağzını açan olmaz valla.
Oyuncular: Mahsun Kırmızıgül, Demet Evgar, Buğra Gülsay, Altan Erkekli, Murat Ünalmış, Şerif Sezer – Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan – Müzik: Mahsun Kırmızıgül, Yıldıray Gürgen – Yazan ve Yöneten: Mahsun Kırmızıgül - **
(1) Milliyet gazetesi TV eleştirmeni Sina Koloğlu, Sanem Çelik’in yeni dizisindeki ağlanılan süreyle, reytingi oranlamıştı şubat 2009’da.
(2) WorldFest Houston’un resmi adresi olan www.worldfest.org ‘a girerseniz hangi ödülü kaça alacağınızı öğrenirsiniz.
(3) Altyazı dergisinin Nisan 2009 sayısındaki film hakkındaki eleştiriden detaylı bilgileri alabilirsiniz.
(4) “Devlet ana çok iyi ama devlet baba çok kötü!” cümlesi her şeyi özetliyor zaten.
(5) Alper Maral, TV-Sinema’da Müzik konusundaki Türkiye’deki tek akademisyendir. Çok iyi saptamaları bulunur bu konuda.
Mahsun Kırmızıgül de bu kanaldan giriyor. En çok satanın melodram olduğunu bildiği için onu çekiyor. Peki bu yanlış mı? Hayır, adam gibi çekersen başyapıt bile çıkarabilirsin. Çağan Irmak tam da bunu yapıyor mesela. Sade melodramlar çekiyor. Peki neden ona kimse saldırmıyor da olan Mahsun’a oluyor?
Mahsun ne yaptığının bilincinde değil de ondan. Ya da bilincinde de tribünlere oynuyor. İki türlü de Mahsun batıyor, her ne kadar halktan paye aldığını sansa da. Durum şu ki Mahsun kendini bu filmleri çekerek başyapıt çektiğini zannediyor. Bunun için ne yapıyor Hollywood sinemasının tüm trüklerini kullanıyor. Sonra da kendisinin otoritelerce kutsanmasını istiyor. Bunun için de türlü numaralar çeviriyor. İlk filminde Türkiye’de kayda değer bir tane ödül alamayınca Amerika’da parayla ödül satın aldı.(2)
Her şeyi unutup kendimizi yeni filmine yoğunlaştırsak da çare olmuyor. Çünkü Mahsun kutsanmaya o kadar aç ki aklına ne geliyorsa kullanıyor. Bir tane tartışmalı konu yetmez diyor, iki, üç, hatta dört olsun ki film konuşulsun. Ünlü köşe yazarları çareler üretsin sayfalarca. Ve bu hamle, en büyük hatasını tetikliyor, senaryo o kadar şişiyor ki ikinci yarıda dayanamayıp dağılıyor. Bilhassa bazı konulara yapılan gereksiz odaklanmalar filmin temposunu iyice düşüyor.
Hadi, ikinci filmidir, daha acemidir, umut vaat ediyor diyelim ve bu hatasını es geçelim. Değindiği konulara bakıyoruz, Mahsun’un sistemle bir derdi var. Bize sistemi eleştiriyor. Valla güzel, hele bir popüler filmde bu konulara değinilmesi takdire şayan. Lakin bir şeyler göz bozuyor. Derken beylik diyaloglar birbiri ardına patlatılınca işin rengi belli oluyor. Adamın derdi sistemi eleştirmek de değil! (Zaten Mahsun’un ‘Kardeşlik Türküsü’ haricinde bu yönünü onayan tek hareket ve cümlesini bulamazsınız geçmişte.) Adamın eleştirisi bile popülistlikten ötürü. Dikkatli de bakarsanız aslında değindiği hiçbir konuda gerçekleri anlattığını ve çözüm vaat eden saptamalarda bulunduğunu söyleyemeyiz. (3) Suyu sabuna dokunmaktan başka bir şey yapmıyor ve bu konuda da Holivuttaki ağabeylerini taklit ediyor. (4)
Bunların ötesinde Mahsun, vaat ettiği tek şeyi gerçekleştiriyor ve ağlatıyor. Çünkü müziği çok güzel kullanıyor. Alper Maral Hocam izlediyse (ki zannetmem) klişeden uyumuştur herhalde. (5) Mahsun yazdığı metne kendisi de güvenemediğinden ağlatmak için bol kemanlı müziği her kritik sahnede son ses açıyor.
Filmin en affedilir hatası ise figüranlarda bile ünlüleri oynatıp filmin (bence zaten olmayan) gerçekçilik duygusunu zedelemesi. Yılmaz Erdoğan da bu hatayı çok tekrar ediyor. Ümidimiz bu modadan süratle vazgeçilmesi.
Toparlarsak, filmin gerçek bir seyirlik olduğu bir gerçek. Lakin kendini üstün görme hevesi filmin tüm artılarını çöpe fırlatıyor. Edebiyle melodram çekse ağzını açan olmaz valla.
Oyuncular: Mahsun Kırmızıgül, Demet Evgar, Buğra Gülsay, Altan Erkekli, Murat Ünalmış, Şerif Sezer – Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan – Müzik: Mahsun Kırmızıgül, Yıldıray Gürgen – Yazan ve Yöneten: Mahsun Kırmızıgül - **
(1) Milliyet gazetesi TV eleştirmeni Sina Koloğlu, Sanem Çelik’in yeni dizisindeki ağlanılan süreyle, reytingi oranlamıştı şubat 2009’da.
(2) WorldFest Houston’un resmi adresi olan www.worldfest.org ‘a girerseniz hangi ödülü kaça alacağınızı öğrenirsiniz.
(3) Altyazı dergisinin Nisan 2009 sayısındaki film hakkındaki eleştiriden detaylı bilgileri alabilirsiniz.
(4) “Devlet ana çok iyi ama devlet baba çok kötü!” cümlesi her şeyi özetliyor zaten.
(5) Alper Maral, TV-Sinema’da Müzik konusundaki Türkiye’deki tek akademisyendir. Çok iyi saptamaları bulunur bu konuda.
29 Mart 2009 Pazar
Düşünmek Lazım
Geçen ay seyirci açısından felsefedaş iki film izledim. Bakınca birbiriyle alakası pek yok gözüküyor lakin bir açıdan benzeşiyorlar. İkisinin de seyirciden belli talepleri var. Ama bu talepler seyir sırasında oluşmuyor. Filmleri çıplak gözle izlediğinizde manasız, saçma sapan imge toplulukları görüyorsunuz. Filmin marifeti ise salon çıkışından epey sonra başlıyor. Ne zaman sakin kafayla beyninizde filmi oynatmaya başlıyorsunuz, o saçma sapan imgeler düzene girmeye başlıyor. İşte filmin verdiği tat, o anda damağınıza düşüyor.
İlk filmimiz Synecdoche, New York, Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi. Kaufman’ı bilhassa alternatif popüler sinemaseverler sever. Hem belli tür kalıplarına göre filmini yazar hem de bu kalıplara absürt fikirler akıtır. Gerek Eternal Sunshine of the Spotless Mind gerekse Being John Malkovich’in entelektüel filmler ilan edilmesinin sebebi de bunda saklıdır. İlk izlediğinizde alakasız gelen hareketler, sonradan beyninizde bambaşka duygulara dönüşür. Synecdoche’da ise bu olayı bambaşka bir boyuta taşımış Kaufman.
Barış Manço’nun bir şarkısı vardı ya hani, “Bir ben var ki benim içimde/Benden öte benden ziyade” diye. Kaufman bunu imgelere döküyor. Kendi yaşamını anbean sahneye koymaya çalışan bir tiyatro yönetmeninin hikayesini izliyoruz. Film, sonlara doğru öyle bir raddeye geliyor ki film içinde film içinde film içinde film izliyoruz. Sanki sonsuz bir döngüde filmi izliyoruz. İzlerken tam bir saçmalık gibi geliyor. Ta ki film bitip “Ya bu deli ne demek istemiş?” diyene kadar.
Oysa Kaufman basit bir insanlık güdüsünden bahsediyor. Benim de başıma gelen, sizin de başınıza gelebilen bir olgu aslında. Bir hata yaparız ve kendi kendimize deriz ki “Bir daha asla bu hatayı yapmayacağım!”. Bin bir sözler vererek kendimize tekrar ederiz bu yemini lakin aynı hatayı daha berbat bir şekilde yaparız ve bu garip bir döngüde yenilenir. Şamar oğlanı olup gideriz hayatın sillesi karşısında.
Asıl saçmalık burada belki de! Hayatın tam içinde! Belki de içimizde! Kaufman da diyor ki “Bunlar saçmalık, evet, ama her gün yapıyoruz, aynı çukura devamlı düşüyoruz ve bu her ne kadar saçma gözükse de çok basit aslında!”
İkinci filmimizde ise rüya ile gerçek o kadar içli dışlı oluyor ki ne izlediğinizi anlamaz halde salondan fırlıyorsunuz. Tüm filmde “Nasıl ya?” sorusunu devamlı soruyorsunuz kendinize, sonuçta bir döngüye dönüşüyor bu soru ve o döngü filmin esas iskeleti haline dönüşüveriyor. Nasıl ya?
Ana kentten çok uzak bir köyde, köyün berberi delirip kaçıyor. Derken gaipten bir berber geliyor. Ardından köyün güzel kızı kayboluyor. Herkes bunu köyün delisinden biliyor. Ama ya onun suçu yoksa? Muhtar, köye nasıl söz dinletmeli ki? Ya jilet almaya giden çırağın geri gelmemesine ne demeli? Muhtar hala dönmedi, tüm yük koruyucuda. Kız döndü, bekareti gitmiş, üstelik bir ucubeye hamileymiş! Çırak nerde kaldı ya? Dur ben bir çırağa bakayım. Olmayacak bu iş, deliyi linç edelim. Kız ne olacak peki? Oğlum berber nerde? Bu berber dükkanı değil ki baba? Nasıl ya?
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı fantastik romanından uyarlanmış. Gerçekle hayalin karıştığı bir köyde geçiyor. Bir kısmı da günümüz İstanbul’unda lakin dükkandaki karakterler ansızın köye de uğrayabiliyor.
Aslında bu saçma sapan öykü günümüz Türk toplumunun izdüşümünden başka bir şey değil! Biraz kafa yorarsınız, paralellikleri keşfedebilirsiniz. Devletten korkmasına rağmen durmadan onu kazıklamaya çalışan nadide bir toplumu izliyoruz lakin her zamanki gibi anlamak istemiyoruz. Suçu yönetmene atıyoruz ve kurtuluyoruz. “Yönetmen saçmalamış canım, sorun bende değil ki?” Tıpkı her kazığı devlete yedirmek, her lokmayı da sadece kendimiz yemek istediğimiz gibi. Harbiden nasıl ya?
Oyuncular: Philip Seynour Hoffman, Samanthe Morton, Catherine Keener, Michelle Williams, Tom Noonan, Hope Davis, Jennifer Jason Leigh, Emily Watson, Dianne Wiest – Görüntü Yönetmen: Frederick Elmes – Müzik: Jon Brion – Senaryo ve Yönetmen: Charlie Kaufman - ****
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Hakan Karahan, Taner Birsel, Ertan Saban, Arsen Gürzap, Altan Erkekli, Ahmet Mümtaz Taylan, Aydemir Akbaş, Taies Farzan, Beyti Engin – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Atılmış – Müzik: Candan Erçetin – Senaryo: Ümit Ünal (Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı romanından) – Yönetmen: Ümit Ünal - ***1/2
İlk filmimiz Synecdoche, New York, Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi. Kaufman’ı bilhassa alternatif popüler sinemaseverler sever. Hem belli tür kalıplarına göre filmini yazar hem de bu kalıplara absürt fikirler akıtır. Gerek Eternal Sunshine of the Spotless Mind gerekse Being John Malkovich’in entelektüel filmler ilan edilmesinin sebebi de bunda saklıdır. İlk izlediğinizde alakasız gelen hareketler, sonradan beyninizde bambaşka duygulara dönüşür. Synecdoche’da ise bu olayı bambaşka bir boyuta taşımış Kaufman.
Barış Manço’nun bir şarkısı vardı ya hani, “Bir ben var ki benim içimde/Benden öte benden ziyade” diye. Kaufman bunu imgelere döküyor. Kendi yaşamını anbean sahneye koymaya çalışan bir tiyatro yönetmeninin hikayesini izliyoruz. Film, sonlara doğru öyle bir raddeye geliyor ki film içinde film içinde film içinde film izliyoruz. Sanki sonsuz bir döngüde filmi izliyoruz. İzlerken tam bir saçmalık gibi geliyor. Ta ki film bitip “Ya bu deli ne demek istemiş?” diyene kadar.
Oysa Kaufman basit bir insanlık güdüsünden bahsediyor. Benim de başıma gelen, sizin de başınıza gelebilen bir olgu aslında. Bir hata yaparız ve kendi kendimize deriz ki “Bir daha asla bu hatayı yapmayacağım!”. Bin bir sözler vererek kendimize tekrar ederiz bu yemini lakin aynı hatayı daha berbat bir şekilde yaparız ve bu garip bir döngüde yenilenir. Şamar oğlanı olup gideriz hayatın sillesi karşısında.
Asıl saçmalık burada belki de! Hayatın tam içinde! Belki de içimizde! Kaufman da diyor ki “Bunlar saçmalık, evet, ama her gün yapıyoruz, aynı çukura devamlı düşüyoruz ve bu her ne kadar saçma gözükse de çok basit aslında!”
İkinci filmimizde ise rüya ile gerçek o kadar içli dışlı oluyor ki ne izlediğinizi anlamaz halde salondan fırlıyorsunuz. Tüm filmde “Nasıl ya?” sorusunu devamlı soruyorsunuz kendinize, sonuçta bir döngüye dönüşüyor bu soru ve o döngü filmin esas iskeleti haline dönüşüveriyor. Nasıl ya?
Ana kentten çok uzak bir köyde, köyün berberi delirip kaçıyor. Derken gaipten bir berber geliyor. Ardından köyün güzel kızı kayboluyor. Herkes bunu köyün delisinden biliyor. Ama ya onun suçu yoksa? Muhtar, köye nasıl söz dinletmeli ki? Ya jilet almaya giden çırağın geri gelmemesine ne demeli? Muhtar hala dönmedi, tüm yük koruyucuda. Kız döndü, bekareti gitmiş, üstelik bir ucubeye hamileymiş! Çırak nerde kaldı ya? Dur ben bir çırağa bakayım. Olmayacak bu iş, deliyi linç edelim. Kız ne olacak peki? Oğlum berber nerde? Bu berber dükkanı değil ki baba? Nasıl ya?
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı fantastik romanından uyarlanmış. Gerçekle hayalin karıştığı bir köyde geçiyor. Bir kısmı da günümüz İstanbul’unda lakin dükkandaki karakterler ansızın köye de uğrayabiliyor.
Aslında bu saçma sapan öykü günümüz Türk toplumunun izdüşümünden başka bir şey değil! Biraz kafa yorarsınız, paralellikleri keşfedebilirsiniz. Devletten korkmasına rağmen durmadan onu kazıklamaya çalışan nadide bir toplumu izliyoruz lakin her zamanki gibi anlamak istemiyoruz. Suçu yönetmene atıyoruz ve kurtuluyoruz. “Yönetmen saçmalamış canım, sorun bende değil ki?” Tıpkı her kazığı devlete yedirmek, her lokmayı da sadece kendimiz yemek istediğimiz gibi. Harbiden nasıl ya?
Oyuncular: Philip Seynour Hoffman, Samanthe Morton, Catherine Keener, Michelle Williams, Tom Noonan, Hope Davis, Jennifer Jason Leigh, Emily Watson, Dianne Wiest – Görüntü Yönetmen: Frederick Elmes – Müzik: Jon Brion – Senaryo ve Yönetmen: Charlie Kaufman - ****
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Hakan Karahan, Taner Birsel, Ertan Saban, Arsen Gürzap, Altan Erkekli, Ahmet Mümtaz Taylan, Aydemir Akbaş, Taies Farzan, Beyti Engin – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Atılmış – Müzik: Candan Erçetin – Senaryo: Ümit Ünal (Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı romanından) – Yönetmen: Ümit Ünal - ***1/2
9 Mart 2009 Pazartesi
Aşk
Ne kadar garip değil mi? Tüm hayatımız onun peşinde koşmakla geçse de aslında ona hapsolmak hiç istemiyoruz. Korkuyoruz ölesiye. Tüylerimiz diken diken oluyor karşılaşacağız diye. Ama her yerde ondan bahsediyoruz. Onun hakkında kitaplar okuyup, şiirler döktürüp şarkılar dinliyoruz. Yetmiyor klişelerle dolu filmleri onun için ilk defa izliyormuşçasına seyre dalıyoruz. Hatta işi daha da sapıtıp kendimize zarar veriyoruz onun uğruna!
Aşk ne menem bir şey değil mi? Kimse çözemiyor. Zaten benim de onu çözmeye niyetim yok. Çözmek isteyenlere de gıcık kapıyorum hatta. Boş bir işle salaklamasına uğraşıyorlar. Benim asıl derdim aşkın ne olduğunu bildiğini sananlarla. Her ülkede kendini ‘Aşk Doktoru’, vb. takma adlarla aşk profesörü ilan etmiş birkaç dangalak vardır. ‘Dangalak’ kelimesini özenle seçtim çünkü bu kişiler külliyen yalancı ve doğruyu söylediklerini zannediyorlar.
Sakın sadece gazete köşelerini hedef aldığımı zannetmeyin. Durum o kadarla kalsa işimiz çok basitleşirdi, inanın. Bilumum medya ürünü, sanat eseri ve hatta etrafınızdaki ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ ile ‘Kırmızı Başlıklı Teyze’ de bunu dahil.
Belli aralıklarla ‘aşkın ömrü’nü saptamaya çalışan dangalaklar artışa geçer. Ben bunu basit bir sinüs fonksiyonuna benzetirim. Konu bulamayan veya çıktığı kişi tarafından terk edilen/kişiyi terk eden bu dangalaklar bundan rant elde etmeye çalışır. Aşkın ömrü ne 3 yıldır ne de 18 ay! Aşkın süresi olmaz çünkü.
Bir de ‘Aşk bir hastalıktır!’ klişesi vardır ki daha da sinirime dokunur. Kardeşim birini sevmek hangi şartlar altında kötü olabilir ki! Tabii bu şu detayı da hemen eklemem lazım geliyor: Benim aşktan kastım aşktır. Yoksa hoşlanma, takdir etme, hayran olma, tutku duyma eylemlerini aşkla aynı kefeye koymuyorum ki genelde yukarıda andığım dangalakların bahsetmesi gereken gerçek nokta bu dört eylemin aşkla karıştırılma durumu olmalıdır.
Kafalar karıştı galiba. Biraz toparlayayım izninizle. Hoş, “Sen de bir dangalaksın!” deyip hemen bu cümlede yazıyı okumayı da bırakabilirsiniz. Açıkçası pek umurumda da değil. Herkesin saçmaladığı bir dünyada ben de başka bir dangalağımdır muhtemelen.
Bana göre aşk bir mucizedir. O yüzden de her an karşınıza çıkmaz. Öyle her yaz aşık olunmaz. Olunsaydı yaz aşkları ilelebet sürerdi. ‘Yaz aşkı’ denilen kavram bir cinsellik ihtiyacından öte bir şey değildir.
Aşk karşılıklı bir duygudur. Tek taraflı aşk olmaz! ‘Platonik aşk’ terimi bir saplantıdan ibarettir. (İstisnalar elbette olur ama istisnalar da kaideyi bozmaz.) Tek taraflı bir duygu aşkı ifade edemez hayatta.
Aşk Tanrı’nın verdiği bir hediyedir, onun varlığının bir kanıtıdır. O yüzden aşk, hastalık değildir. ‘Sevme’ eyleminin en yücesi olan bir duygu hayatta kötü bir illete benzetilemez.
Tabii ki de aşk, düştüğü kişinin kimyasını bozar. Çünkü odur zaten. Bir kişi aşık olduğunda o kişi artık eskisi gibi olamaz, olmamalıdır da. Basit bir örnek vereyim: Diyelim Teoman ile Başak birbirine aşık oldu. O andan sonra tekil olarak Teoman veya Başak’tan söz edilemez. Çünkü artık onlar birdir, Teoman-Başak çiftidir ve hayatları bu düzende devam eder. Şahsi keyifler veya üzüntüler duymazlar. Ancak beraber üzülüp sevinebilirler (ta ki biri ölene kadar). Keza tüm kararları, eylemleri de birdir. Teoman veya Başak’ın şahsi parası yoktur mesela. (Günümüzün tüm ilişkileri de tersi vaziyette bireylerin maddi gücü üzerinden şekillenir.) İşte bu yüzden ikisi de farklılaşır. Biri futbolu sevmezse diğeri de sevmez, çünkü beraber yaşayan bir organizma haline dönüşürler. Ve daha da önemlisi siz bunun önüne hiçbir şekilde geçemezsiniz. Ne kanun, ne kaba güç, ne de maddi güç aşkın önüne geçemez. O yüzden Ferhat dağları delmiştir.
Aşk, kendisi sıfıra giderken limiti sonsuza giden bir fonksiyondur. Aşkta sıkılma, heyecanın kaybolması gibi durumlar olamaz çünkü hep sonsuza yakınsar. Her geçen gün onun yüzünü gördüğünüzde daha da mutlu olursunuz ve isteseniz de ondan ayrılamazsınız. İşte aşk budur. Diğer bir ifadeyle aşk, dört kolu, dört bacağı ve iki beyni olan bir insandır.
Ben tüm hayatımı diğer yarımı bulmaya adadım ve şundan adım kadar eminim ki o da beni arıyor.
Aşk ne menem bir şey değil mi? Kimse çözemiyor. Zaten benim de onu çözmeye niyetim yok. Çözmek isteyenlere de gıcık kapıyorum hatta. Boş bir işle salaklamasına uğraşıyorlar. Benim asıl derdim aşkın ne olduğunu bildiğini sananlarla. Her ülkede kendini ‘Aşk Doktoru’, vb. takma adlarla aşk profesörü ilan etmiş birkaç dangalak vardır. ‘Dangalak’ kelimesini özenle seçtim çünkü bu kişiler külliyen yalancı ve doğruyu söylediklerini zannediyorlar.
Sakın sadece gazete köşelerini hedef aldığımı zannetmeyin. Durum o kadarla kalsa işimiz çok basitleşirdi, inanın. Bilumum medya ürünü, sanat eseri ve hatta etrafınızdaki ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ ile ‘Kırmızı Başlıklı Teyze’ de bunu dahil.
Belli aralıklarla ‘aşkın ömrü’nü saptamaya çalışan dangalaklar artışa geçer. Ben bunu basit bir sinüs fonksiyonuna benzetirim. Konu bulamayan veya çıktığı kişi tarafından terk edilen/kişiyi terk eden bu dangalaklar bundan rant elde etmeye çalışır. Aşkın ömrü ne 3 yıldır ne de 18 ay! Aşkın süresi olmaz çünkü.
Bir de ‘Aşk bir hastalıktır!’ klişesi vardır ki daha da sinirime dokunur. Kardeşim birini sevmek hangi şartlar altında kötü olabilir ki! Tabii bu şu detayı da hemen eklemem lazım geliyor: Benim aşktan kastım aşktır. Yoksa hoşlanma, takdir etme, hayran olma, tutku duyma eylemlerini aşkla aynı kefeye koymuyorum ki genelde yukarıda andığım dangalakların bahsetmesi gereken gerçek nokta bu dört eylemin aşkla karıştırılma durumu olmalıdır.
Kafalar karıştı galiba. Biraz toparlayayım izninizle. Hoş, “Sen de bir dangalaksın!” deyip hemen bu cümlede yazıyı okumayı da bırakabilirsiniz. Açıkçası pek umurumda da değil. Herkesin saçmaladığı bir dünyada ben de başka bir dangalağımdır muhtemelen.
Bana göre aşk bir mucizedir. O yüzden de her an karşınıza çıkmaz. Öyle her yaz aşık olunmaz. Olunsaydı yaz aşkları ilelebet sürerdi. ‘Yaz aşkı’ denilen kavram bir cinsellik ihtiyacından öte bir şey değildir.
Aşk karşılıklı bir duygudur. Tek taraflı aşk olmaz! ‘Platonik aşk’ terimi bir saplantıdan ibarettir. (İstisnalar elbette olur ama istisnalar da kaideyi bozmaz.) Tek taraflı bir duygu aşkı ifade edemez hayatta.
Aşk Tanrı’nın verdiği bir hediyedir, onun varlığının bir kanıtıdır. O yüzden aşk, hastalık değildir. ‘Sevme’ eyleminin en yücesi olan bir duygu hayatta kötü bir illete benzetilemez.
Tabii ki de aşk, düştüğü kişinin kimyasını bozar. Çünkü odur zaten. Bir kişi aşık olduğunda o kişi artık eskisi gibi olamaz, olmamalıdır da. Basit bir örnek vereyim: Diyelim Teoman ile Başak birbirine aşık oldu. O andan sonra tekil olarak Teoman veya Başak’tan söz edilemez. Çünkü artık onlar birdir, Teoman-Başak çiftidir ve hayatları bu düzende devam eder. Şahsi keyifler veya üzüntüler duymazlar. Ancak beraber üzülüp sevinebilirler (ta ki biri ölene kadar). Keza tüm kararları, eylemleri de birdir. Teoman veya Başak’ın şahsi parası yoktur mesela. (Günümüzün tüm ilişkileri de tersi vaziyette bireylerin maddi gücü üzerinden şekillenir.) İşte bu yüzden ikisi de farklılaşır. Biri futbolu sevmezse diğeri de sevmez, çünkü beraber yaşayan bir organizma haline dönüşürler. Ve daha da önemlisi siz bunun önüne hiçbir şekilde geçemezsiniz. Ne kanun, ne kaba güç, ne de maddi güç aşkın önüne geçemez. O yüzden Ferhat dağları delmiştir.
Aşk, kendisi sıfıra giderken limiti sonsuza giden bir fonksiyondur. Aşkta sıkılma, heyecanın kaybolması gibi durumlar olamaz çünkü hep sonsuza yakınsar. Her geçen gün onun yüzünü gördüğünüzde daha da mutlu olursunuz ve isteseniz de ondan ayrılamazsınız. İşte aşk budur. Diğer bir ifadeyle aşk, dört kolu, dört bacağı ve iki beyni olan bir insandır.
Ben tüm hayatımı diğer yarımı bulmaya adadım ve şundan adım kadar eminim ki o da beni arıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)